Detaylar

Bir ay evvel hayatını kaybeden yazar Yaşar Kemal’ın anısına Paris’te toplantı düzenlendi.Fransa Ulusal Kitap Merkezi’nde gerçekleşen toplan. Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği, Paris Türk Turzim Tanıtma Müşavirliği ve Paris Yunus Emre Enstitüsü ortaklaşa olarak organize etti. Yazar Yaşar Kemal’in yazar kişiliği ve eserleri üzerine Meslektaşı yazar Nedim Gürsel ile gazeteci ve oyuncu kişiliğiyle tanınan İsabelle Etienne, usta yazar Yaşar Kemal’i tanıttılar. Yazar Gürsel, Yaşar Kemal’i yakından tanıyan ve onunla olan bir çok anısını toplantıya katılanlarla paylaştı ve anıları arasında unutamadığı anılarını kısa kısa da olsa dinleyenlerle paylaştı.

Yazar Nedim Gürsel, Yaşar Kemal’in kitapları üzerine yaptığı konuşmada, aramızda yazarın en az bir kitabını okuduğumuzu düşünüyorum “ diye başladığı konuşmasını “ bende iz bırakan çoğu anısı arasındaki bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum “ dedi. Paris-Avignon treninde Yaşar Kemal’le karşılıklı oturmuş konuşuyorduk. Gerçek nerede bitiyor, düş nerede başlıyor kestirmek olanaksızdı. Tren Avignon garında durduğunda ‘Adana’ya geldik!’ dedi Yaşar Kemal. Adana’ya geldik!” dedi Yaşar Kemal. Sarı bir sıcak vardı. Boğucu, yoğun. Yapış yapıştı her yanımız. Yol boyunca Çukurova’yı yaşamış, Çukurova’yı anlatmıştı. Paris- Avignon treninde karşılıklı oturmuş konuşuyorduk. Daha doğrusu o anlatıyor, ben dinliyordum. Sabah güneşi yeni vurmuştu ağaçlara. Trenin camından meşeler, gürgenler geçiyordu. Yaşar Kemal’in sesi Anavarza kayalıklarındaki bir mağaranın derinliklerinden geliyormuşcasına serin, rahatlatıcıydı. Yolcuların tümü dikkat kesilmiş, anlamadıkları, kökenini bir türlü çözemedikleri bir dilde konuşan iki yabancıya -bize- bakıyordu. Arada bir, ben söze karışınca, susuyordu Yaşar Kemal “ diyen Nedim Gürsel. Anılarını anlatmaya şöyle devam etti.

“ Güneş gözlüklerinden hızla bir katedral, bakımlı köy evleri, kırda otlayan beyaz inekler geçiyordu. Başaklar sararmamıştı daha. Oysa temmuz ayındaydık. Toprak yağmur kokuyor, sabah güneşi ağaçların arasından bir görünüp bir kayboluyordu. Trenin penceresinden akıp giden Fransa, asfalt yollar, düzenli tarlalar, üzerinden geçtiğimiz çelik köprüler umurunda değildi Yaşar Kemal’in. Kadirli’de, eşkıya Remzi’yle içtikleri kahvenin köpüğünden, çeltik tarlalarından, Savrun Çayı’ndaki balıklardan söz ediyordu.Türkmen çadırlarından Toros yaylalarına, Irgat yüklü kamyonlardan Çukurova’nın kemikli sineklerine atlıyor, yazmakta olduğu Kimsecik adlı otobiyografik romanın ikinci cildinde sayfalarca betimlediği arıları, çocukluk günlerini anlatıyordu. Sonra Açasaz’ın Ağaları’na geliyordu sıra. “O iyi insanlar, o güzel atlara binmişler çekip gitmişlerdi”. Derviş Bey bir ağıt tutturmuştu. Yıllanmış, ağır, uzak bir ağıt. Akyollu Mustafa Bey yıllarca kırmızı tüylü, kocaman bir kartal beslemişti. Eski Türkmen atları Horasan’dan Çukurova’ya doğru ulu bir su gibi “dağlardan boşanmış sel uğultusunda, toprağı sarsarak, nalları binlerce parıltıyla şimşeklenerek akıyorlardı”.

Derviş Bey ile Akyollu Mustafa Bey sonu gelmez bir kan davası içinde tükenip giderlerken derebeylik düzeni de çöküyor, para düşkünü, gözünü kar hırsı bürümüş yeni bir insan tipi doğuyordu Çukurova’da. Akçasaz bataklığı kurutulmuş, o güzelim Türkmen atlarının yerini traktörler almıştı. Ve gençliğinde nasıl sabaha dek traktör sürdüğünü anlatıyordu Yaşar Kemal. Yusufçuk Yusuf’taki Habib Usta’yı düşünüyordum. Mavi traktörün üstünde eski bir Yunan tanrısı gibiydi. “Derisinin her deliğinde, bedeninin her zerresinde bir tadın, bir ömür boyu mest edecek bir tadın sarhoşluğunu duyuyor, toprakla, kokuyla eriyor, yitip gidiyordu”. Derviş Bey’in umursamazlığını, içine düştüğü boşlukta çırpınışını, ayaklarının altından kayıp giden toprağı anlatıyordu Yaşar Kemal. Toplantının ardından katılımcılar için mini bir kokteyl düzenlendi.

Yorum Yazın

e-mail adresiniz yayınlanmayacaktır, * Zorunlu alanlar

*