MAHMUT DEMİR İLE SAZ & SÖZ ÜZERİNE FELSEFİ BİR SOHBET

122
13 Mart 2026 tarihinde Tansu Sarıtaylı tarafından eklendi

Mahmut Demir ile Röportaj: Fransa’da uzun yıllardır bağlama sanatını yaşatan Mahmut Demir ile hayatı, müziği, kültürü ve insanı konuştuğumuz kapsamlı bir söyleşi. Her insan kendi, kişisel hayatını idrak etmesi ile evrensel felsefi düşünce arasında, “Saz ile Söz ” Yorumlaması, bu iki öge’yi birbiriyle bağdaştıran, bana göre, Saz ve Söz üstadı Mahmut Demir’den başkası olamaz !

-Bugünkü konuğum Mahmut Demir. Mahmut Bey,siz yıllardır Fransa’da çalıp söylüyorsunuz. Bunun haricinde onlarca saz çalan öğrenci yetiştirdiniz. Hala da siz çalıp söylemeye devam ediyorsunuz. Bildiğim kadarıyla düzelerle öğrenciniz var. Öyle değil mi? Kısaca kendinizi bize tanıtır mısınız lütfen?

-Mahmut Demir- öğrenciler var tabii ki. Ben 1986’da geldim ama 1979’da yurt dışına çıktım. O da İsviçe’ye geldim. Halk danslarıyla, halk müziğiyle geldim. O zaman dans ediyordum. İyi folklorcuydum ben. Güzel zayıft böyle göbek möbek yoktu. Hepsi güzeldi. Ondan sonra çıktık Avrupa’ya geldik. Fakat aklımda hep Avrupa’da kalmak vardı. Sonra döndüm. Sonra bir sağlık sorunları oldu babamın. Onun içinde böyle bir 34 yıl kaldım. Hiç refurjiye politik yapmak istemedim. İsviçre’deydim. Dedim geri döneceğim Türkiye’ye. dönüp evlenip işte bir yuva kuracağım kafamda, hayalimde. Bir de İsviçre’de saz çalamıyorum. o ara. Yani şey bir ülke böyle müthiş bir disiplin mi desem, robot mu desem? Yani akşam saz çalamazsın zaten. Bir de işleri onların sabah 5’te kalkardım giderdim temizlik yapardım. Bir restorantın parkından tut içerisine kadar her şeyini temizlerdim. Yani görevimin dışındaki bir insandım. Yani yapmak istediklerimin hiçbiri bunlar değil ki. Ama kör olsun işte. Para, düşünce paraydı. Bir de babam rahatsız. Onu iyileştirmek istiyorum. Onu getireceğim.

Hayal kuruyorum falan. 19 yaşındayım o zaman. Sonra Türkiye’ye döndüm. Türkiye’ye döndükten sonra baktım Türkiye’nin durumu hiç iyi değil. askere gittim. Halbuki çocuktum. Yani bu erkeklik duygusu var ya Türkiye’de bizi aşıladılar. böyle erkek olacaksın askere gitmezsen kimse evlenmez falan dedim. Kalktım gittim askere gittim.
Ulan baktım askerde abi bir ranzada iki kişi yatıyoruz neredeyse. yani bir şey var. bir eğitim sistemi var askerliğin. Hastalandım bir daha yani tüberkiloza yakalandım Ondan sonra neyse kendimi biraz toparladım o hastane raporlarım hepsi İsviçre’de orada hastalık getirmişim bilmem ne şudur hepsi üzüntü, stres şudur budur neyse onu yani 3 veya ay öyle falan öyle askerde kaldım geri döndüm. Tabii çürük raporunu aldım. Hastanede yattım o zamanlar sonunda evleneyim dedim. Baktım olmadı dediğim gibi. Tekrar ekonomik sorunlar çıktı bilmem ne. benim hanım Fransuaz o zaman Türkiye’ye izine gelmiş. O da folklorcu. Bizim grupta tanıştık biz beraber. Neyse sonuç işte Fransızım ben. beraber karar verelim. Evleneceğiz mi? Evlenmiyeceğiz mi? öyle mi kalacağız mı kalmayacağız mı? Hadi dedim. vallahi evlenelim yani. Hatta benimki mantık evliliğine döndü benim kafam yani. Çünkü hiçbir şekilde işim düzgün gitmiyor bir şey. Fransız eşim de Türkçe konuşuyor o zaman edebiyat ile falan ilgileniyor. Bir de Alevi müziğini çok sevmiş. şairlerini işte edebiyatçı kendisi de bir şey arıyor. ” Dostun bir tek gülü yaralar beni kelimesi nereden geliyor? Bu cümleyi kim kurabiliyor falan. Bunun peşinde. Neyse biz de folklor yapıyoruz o zaman. İstanbul Taşlık Maksim’de çalıyorduk. ben halk danslarına çalıyordum bir de oynuyordum.

Sonra o zaman Sibel Can da oraya gelirdi. orada başlamıştı ilk. Neyse sonra evliliğe karar verince Fransa’ya gidiyoruz. Dedim vallahi Fransa’da eğer İsviçre gibiyse geri
döneceğiz. Ben kalmam. Çünkü İsviçre’deki o robotluk o şey bana hiç yani evde sifon çekemiyoruz akşam. Yani hiçbir şey yapamıyorsun. Bir yaşadığın yaşamadığın belli değil. Buydu. Sonra geldik Fransa’ya. Of baktım Fransa Türkiye gibi böyle Paris’te Türk mahallesi var bilmem ne. O aradakilere kendimi tanıştırmak için Türk mahallesine gidiyorum saz çalayım dedim. beni tanısınlar, başlayayım, bir para kazanayım falan. Hiçbir şey yok yani. burada da geçerli meslekler terzilikti o zaman. Neyse işte kaldık. Sonra başladık saz çalmaya, restorantlarda düğünler yapmaya başladık. Bir tek Talip abi vardı Talip Özkan burada eskilerden. Talip abiyle tanıştık. Sonra bir o zamanlar Gece kulüpleri gibi diyelim biz buna. Türkübarlar. Oraya gider çalardık geceleri. Restorantlar falan derken böyle çalıştık. Düğünler falan yaptık. Hatta
şimdi düğünü yaptıklarımın bazen çocuklarını sünnet yapıyorlar.

Hatta onların çocuklarının da düğünleri yaptık. O kadar zaman geçmiş yani. Neyse geldik başladık ama ben Sivas’ın İmranlı köyünde yani İmralı Nahiyesinin Karacaören köyünde doğdum. ben 9, 10 yaşına kadar oradaydık. o yaşımdan sonra babamın İstanbul’da
oluşu, babamın İstanbul’da olması da çok ilginç. O yetim kalıyor. Annesini ve babasını
aynı yaşta kaybediyor. 9 yaşında, 10 yaşında falan. ve dört kardeşini beraber büyütüyor. Babalık yapıyor. onlara ve bunu bir babamı bir amca çocuğu İstanbul Beyoğluna Ömer Hayam’a getiriyor. Şehrin çiçek pasajının altında hemen. orada hamallılık yapıyormuş o amcamız bizim. Ben onu gördüm tabii. Onunla yaşadık. Hatta gelip giderdi. bizim eve babam çok saygı gösterirdi ona. Kanun Hüseyin derlerdi ona. köydeki bir sürü insanı o Beyoğluna getirip İstanbul’a yerleşmelerini sağlamış ilk gelenlerden. Sonra biz geldik ve İstanbul’da bir dönem 2 yıl mı 3 yıl mı bilmiyorum ama bir kapıcılık yaptık. babam bir Ermeni ustasının yanında cilacılık öğreniyor. Antikacılık. Onun için bu şeyleri ben enstrüman yapımını da falan ağaca dokunmayı oradan öğrendim. iyi bir ustaydı babam. Sonra işte bizi getirdi. Biz geldik orada kapıcılık yaptık bir dönem. Ben o zaman orada Yahudileri tanıdım, Rumları tanıdım, işte Ermenileri tanıdım. yani çok güzel güzel günlerdi.

Ben onu hiç unutmuyorum. Onların aksanları böyle bir de mesleklerine saygı bir güzellik vardı. Bak mesela bayramlarda bize elbise alıp getirirlerdi. bana ve kız kardeşime falan. Yani bize hediye getirirlerdi bizim bayramlarımızda. Biz onların bayramını bilmezdik ama onlar bizim bayramımızda böyle hediyeler alıp getirirlerdi. Böyle güzel şeyler vardı. Ve orada büyümenin güzel bir tarafı işte yani hani gezmek görmek mi okumak mı gibi diye sorsak böyle insanları görmek zaten okumanın bir parçası. Hatta büyük bir parçası. Çünkü eğitim dediğimiz şey sende oluşan eğer bir şey yoksa senin okumakla alacağın bir şey değil. O ezbere düşebilir. Yani şu anda görüyorsun Türkiye’de biz ezbere alıyoruz her şeyi. Ezberden sonra da bitiyoruz. Unutuyor bir zaman sonra. Ama yaşadıklarını unutmuyorsun. Tabii yaşadıklarımız bize bir hayat veriyor. benim sazla buluşmam da İstanbul’da eve misafir gelirdi. Babamlar oturdu muhabbet ederlerdi.

Amcalarım, dayılarım çalardı. Benim de saz çalardım. Oturdular mı onlar hep çalarlardı ve çok güzel rakı içerlerdi. Harika da öyle bir muhabbet olurdu. Zaten muhabbet olan yerde bir oda onlar gidecekler ki biz yatacağız onlar Gitmeseler biz nerede yatacağız? beklerdik. Fakat benim hoşuma giderdi. Ben derdim keşke bu sohbet bitmesin. Hadi saz, hadi çal, hadi al bilmem ne. Babam o zaman ekonomik olarak diyordu, çok pahalı işte alamam. Ve kendisi bana bir saz yaptı. Bana bir tane saz yaptı. halen duruyor. Onu ben çıkardığım kasetimde de çaldım ilk ve o yaptıktan sonra başladım saza. Hiç bitmedi. Ben de saz sevgisi mesela abim bazen kızardı ya bu ses nasıl bir ses bilmem ne. İşte evde bırakmazlar çal. Ben yorganın altına girer çalardım. Şimdi eğer şöyle bir soru gelse bu sazla niye bu kadar buluşma? İlginç bir sesi var esturmanın. Bir de sözler de çok güzel. Yani hiç boş bir şey yok. bir de Saz çalan’ın değeri de büyüktü eskiden. Baş köşeye koyarlardı. Mesela ben iyi bilirim. Bir öğretmen bir gün geldi bize. Baş köşeyi verdiler. Saz çalanlar gene öyleydi. İyi bir saz çalan çıkınca iyi bir türkü söyleyen olursa ve bu ama onlarda bir edebiyat zenginliği vardı.

Zaten bütün olgunluk edebiyatta. Tartışma da edebiyattı. Bak rakı içmek bile bir edebiyattı. Öyle bedava şey gibi böyle boş içmek yoktu. Yani efendim işte akşam oturduk rakı için böyle değil. Bak şimdi ben bunu oluşturmaya çalışıyorum öğrencilerimde. Rakı içerek değil tabii de ama oturduğun zaman susmayı bilmek ve
söze dikkat etmek. Yani ” cahile sır verdi bir aç arayı başına dar eder geliş dünyayı. Veledi zinada kılma vefayı tohumu kiminse tanesine bak. Eriş bir kamile arz et. Dostun olsa bile fırsat verme gözün aç. Tilki gölgesinde yatma uzak kaç. Tek mahvetsin. Asla
sayesine bak. Yani bu sözleri o zaman söyledikleri zaman biz alırdık. Yani bir de ben çok severdim. o zaman bu muhabbetlerden sonra işte beklerdik falan. Neyse babamız sazı yaptı. Sonra bir dönem okula başladık. Okula başladığımızda işte okul da tam kapımızın önündeydi. Tenekeden bir barakaydı. Hepimiz aynı sınıftaydık. Ok meydanında tarlaydı oralar. Orda şey tarlaları. İncir mincir bağları bilmem ne vardı.

Arnavutların yerleriydi. Arnavutlar gelir. Ondan sonra koleje falan işte ne diyelim ortaokula falan filan başladım. Babam okuma yazma bilmediği için bana bir gün Hilton’dan bir müddür buna Bektaşiliğin içyüzünü vermiş. üç ciltti herhalde. İki ciltti getirdi babam oku bunları bana. Yahu ben neyini okuyayım? Yani anlamadığım bir
dil. Anlamadığım kelime ama okuyorum. Ne yapayım? Aslında babam kendisi de
dinlemiyor belki fakat beni o tarafa biraz itiyor falan. Hatta bunun büyük faydaları oldu bana. Ben oradan bir sürü şiirleri yazardım. Bir yere bir defter tutmuştum. Oradan alıp yazıyordum. Sonra kaybettim o defterimi. Bilmiyorum birileri aldı
herhalde. Şimdi oradan öğrendiklerim benim bana şöyle faydası oldu. Lisedeyim
ve kompozisyon dersi veriyordu öğretmen. politikte pozisyonlar var o zaman. Sağ
sol hareketi de uç noktalar. öğretmenler sağcı solcu falan böyle tabii karş biz genciz o bilmiyoruz kompozisyon verirdi.

Benim o öğretmenlerden bir tanesi iyi bir edebiyatçı edebiyatı seviyordu yani Türk kültürünü falan ve şey sorular soruyordu işte genellikle işte milliyetçilik, gelenekçilik falan gibi sorular. Ben bir tanesini öyle bir yazdım ki bana onu tam beş sefer okuttu. Sen dedi bunu nasıl yazdın? Vallahi dedim bilmiyorum yani. İçimden geldiği gibi soruyu aldım. Yazdım. Olamaz dedi. Yani bu ne dedi? Sen kimsin? Ben dedim hocam bizim evde yani annem babam okuma yazma bilmez ama muhabbet olur akşamları. müzik yapılır, işte edebiyat konuşulur, tartışma yapılır, bilmem ne.Böyle bir ambiyansı var. Bir de babam dedim bana Bektaşiliği okuttu dedim. Bektaşiliğin iç yüzünü, kitaplarını getirmişti. Onları okuttu bana. anlaım dedi, “sen Alevimisin?” “Evet dedim ama o zaman biraz daha çekiniyoruz bunları demek için.” Yani çaktırmadan falan da filan dedik. o zaman aleviyim demek kötüydü. kelimesi.

Ben bilmezdim mesela çocukluğumda derdi bir oğlan. Bir gün bana bir taş attı kızılbaş. dedi Ben de mahallede öyle gençler şey diyorlar bizim akranlarda çocuklar hatta alevilerin kuyrukları var. Bu kızılbaşların bilmem neleri var. Ben de kızıyorum. Ben nasıl kızılbaş olurum? Manyak mı bu oğlan falan. Taş attım. Kafasını kırdım. Akşama kadar silmemişler saçındaki kanı falan. Akşam getirdiler babam işten gelince. Babama Gazi Bey. Babamın adı Gaziydi. Gazi Bey dedi. Çocuğunuz bizim oğlanın kafasını kırmış dedi Babam bana niye yaptın evladım? dedi. Oğlum dedi, Babam güzel İstanbul Türkçesi konuşurdu yani Beyoğlunda büyümesinden kaynaklı bir tane bana tokat attı. eşek herif geç içeri dedi . Kusura bakmayın dedi. Bir daha yaparsa ben onu çok kötü döverim dedi. Bilmem ne. Geçtik içeri. Sonra oğlum ne yaptın? dedi bana, baba akşama kadar bana hep kızılbaş diyor. Ben de dedim gidip aynaya bakıyorum. İkide bir benim kuyruğum var mı yok bilmem neyim. Bu ne dedim yani falan. Sus dedi kimseye söyleme dedi ama biz kızılbaşız dedi. Sen okulda mokulda söylersen dedi. İlk kokula gidiyoruz okula mokula söylersen seni sevmezler yani falan. dedi, “Peki ne bu kızılbaş?” “Oğlum o uzun hikaye onu karıştırma” dedi sen dedi. Annem de o akşam dedi bak dedi bir daha dedi sataşırsan, kırarsan birinin kafasını seni öldürürüm.

Tamam dedim yapmayacağım ama o demesin. Ben de bizim evin yakınındaki tepeye çıktım ertesi günü. Annem de arkamdan şunu demişti. sana kızılbaş derse sen de ona karabaş de
meğersem bu olaylarda ve karabaş kelimesi geçiyormuş eskilerin aralarında ama o bir savaşa gidenlerin birbirlerini kaybetmemek için başlarına taktıkları başlıklar bilmem ne diyelim neyse ertesi gün çıktım oraya o benim keyfim yerind çocuk halen bağırıyor
aşağıda kızılbaş diye Ben hiç oralı değilim. Keyfim yerinde. Neyse bu dönemlerden çıktık ve bize şey öğrettiler. İnsani sevmeyi. Yani şiirlerde de öyleydi. Ben mesela bugüne kadar duymadım ki bir tane şair, bir tane filozof ya da ileri gelen insan önce kendini eleştirmekle başlardı. Bak bütün şairler şiirlerin manasında kendisine hakaret eder. Mahsuniyi dinleyin. Pir Sultan’ı dinlesen ya da bütün eski aşıkları uluları dinlesek onlar kendilerini eleştirirler. Eleştirirken sana bir şey vermek için. Yani mütevazilik şeydedir. Kendisinin güzelliğini ve kötülüğünü kabul etmektedir. Zaten kabul ettiğin zaman kompleksten kurtulmak ki bugünkü bütün insanlıkta bugün çok kompleks var.Yeni gençlik, hepsi kompleks hastası onlar İnanmıyorlar kendilerinin insan olduklarına neredeyse. bizde de insanlığı plana alıyorlardı. şimdi bu hepsi tasavvufta var. Tasavvufun iki tarafı var. İnanç, inançsızlık ikisi birden var. Yunus Emre’ de var bu. Pir Sultan da var bu. İşte Hallacı Mansur da var. Nesimi de var. Yeni nesildeki bir sürü şair de var. Aldıklarımızın hepsi kendimizi eleştirmekle başlıyoruz. geldik Paris’e. Ben 1986’da geldim buraya. Fransoisla buluşunca geldim. O zaman evlendik işte. Şimdi iki tane güzel kızımız var. İkisi de güzel. Birisi psikolog, müzisyen, Arp çalıyor. Öbürü de İngiliz dillerini bitirdi. Benim bir kayın pederim, kaynanam vardı. böyle. Eğer cennet varsa benim kayın pederim kesin orada. Abi bu kadar güzel bir insan olamaz.

profesördü üniversitede ama yani benim Alevilikte öğrendiğim tolerans kelimesini bu adamda gördüm. Yani bu kadar olmaz. Çocuklarımın çünkü eğitiminde büyük rolü oldu ikisinin de. biz ne yaptık? Biz fakirlikten gelen yapıyla para peşinde koştuk. Para ne? İyi ki saz elimdeydi. Beni biraz kurtardı paradan ama bu zamanla oldu. Mesela şimdi senin bu gördüğün mekanda satılan bir şey yok. Bir ders veriyorum. Bir de saz satıyorum sadece bağlama. Satılırsa oradan mesela kötü bağlama satmak istemiyorum
ve satmıyorum. Çünkü kötü satarsam arkamdan küfür eder insanlar. Bir de sen çalıyorsun. Senin vicdanın nasıl yani kötü saz vermek için, satmak için insanlara. O yüzden böyle çok büyük bir geliri olan bir yer değil. Ama sabah kalkınca dünyanın en mutlu bir yeri benim için burası. Ben başka bir şey bilmiyorum. Zaten bir saza, bir bağlamaya, herhangi bir müziğe, herhangi bir insana çalmak istiyorsan bir insanı, bir
enstrümanı da sevmen lazım. insanı da sevmen lazım çalmak için. Yani ondakini
almak senin için bir çalmanın bir çeşididir. Yani sen bedava bir şey öğrenemezsin. Biz zaten bir damlayız bu dünyada. Ne olacak yani? Geldik bugüne kadar biz mi bir şey
yaptık? Yok. Verdiler bize. Dediler. Şu şuna da bir katkıda bulunur musun? Yani
bağlamayı elimize verdiler. Ama biraz katkıda bulunur. Onun için böyle bazen şeyi sevmem ben. Bu telif hakları çıktı Türkiye’de. Neydi bu? İşte şu türküyü ben yaptım, o türkü. Halbuki anonimdi bir sürü türküler. Ve o telif hakların çıkışıyla beraber başladı. O dedi benim türküm. Öbürü dedi benim türküm. Öbürü dedi benim Türküm. Öyle ortalıkta maldan koparırsın, kaçarsın ya şeyi al kaçarsın ya. Böyle bir pozisyon çıktı.
Onun için şunu demek istedim. Bize bir enstrüman bir edebiyat verdiler. Küçücük için
sahne biraz yalancı bir yer. sahte bir yer gibi geliyor. Gösteri yeri yani. Tabii ki göstermek lazım yaptıklarımızı falan ama gerçek kişiliğimiz değil. Mesela ünlü olunca konuşmalarımızdan tut, edebiyatımızdan tut, giysilerimizden tut, her şeyimiz
değişiyor. Oğlum yani geldin buraya niye bu kadar değiştin? Yani sen daha dün şu adamdın. Aksanın da böyleydi. Anan da bu. Baban da bu. Sülalen de bu. Memleketin de bu. Yani bu senin kompleksin nereden geliyor? Şimdi bu bir şekliyle satmak diyelim biz buna. Kendini satmak. Eskilerde kendini satmak yoktu ki. Ben şuna inanıyorum. Atın üstüne binerlerdi. Köy köy dolaşırlardı. Ellerinde sazları köy kahvesine girerlerdi. Ceplerine leblebi üzüm doldururlardı. Çünkü onları ilk karşılayan kişi çocuktur.
çocuklara o cebindekilerden verirlerdi. Sorarlardı çocuklara. Bu köyün ileri gelenleri
nerede? Direkt çocuklar kahveye götürürlerdi. başlardı kahvede. Daha aşık kendini
eline sazını alırdı. Bağlamasını başlardı. İşte şuradan geliyorum. Şu yöreden ben bu çocuğun şu memleketin şu köyün insanıyım işte. şurada doğdum burada bilmem ne adım şudur soyadım budur. hoş geldin der köy ahalisi ve haftalarca tutarlardı ve de güzel muhabbetler yaratırdı bu hoşluklar. Karşılığında ne vardı? Para mı? Yok.
Belki biraz buğday, belki biraz domates, biraz bir şey alırdı. Hatta ben diyorum
o günün bunlar o günün gazetecileriydi, kültür elçileriydi. Yani kendilerine aldıklarını birilerine vermek için adamışlardı kendilerini.

Şimdi bu düşünce bugün artık yok. bugün alıyoruz vermemek için. Bizim bu aşık geleneğindeki gezme ve öğrenip götürme oral bir kültürdü. yani kimsenin çok büyük okullar okuduğu değildi ama büyük insanlarla oturmak vardı. Yani güzel insanlarla oturuyor. Zaten meclislerde şey de vardı. Buna şey derlerdi. Oturup kalkmayı bilmeyeni almazlardı. Oturma adabı. Adap yani ahlak hepsi. bizim Alevi geleneğinde zaten bir tarafında da suçluları ayırırdı dedeler gelip o yıl. Kim ne kötülük yapmış? Kötülük yapanla konuşmazlardı bir sene. bu uygulamalar bitti artık. uygulama yani onlar kalmadı. Şimdi bizim tek yaptığımız bir şey var. Ben belki de Fransa’ya geldim. Eşim Fransoise da iyi bir edebiyatçıdır mesela. Fransa’ya geldim. Aslında kendimi anlatıyorum belki de bir sürü şeyi. Çünkü insanoğlu gönlünde kendini arar. Bulduğumuz yer burası da değilmiş aslında. Fakat o dünyanın sonuna kadar ararsın kendini. Yani ne kadar yaşarsan o kadar ararsın. Bu anlamda anlatabildiklerimizi Fransa’da işte bizi anlayan gençler çıkarsa güzel olur. Fakat gençler burada doğdular. Dilleri Fransız. Düşünce Fransız ama Türkçe düşün diyoruz Benim gibi düşün Bu çocuk Fransız. Yani sen bana ne soruyorsun? Soru sorduğun zaman nerelisin? Nereliyim ben?

Dedemi sorsan Orta Asyalı diyelim hadi. Ya da bilmem nereli Oralı mı diyeyim ben? Horasanlı mıyım diyeyim. babamın memleketini söylüyorum. Peki bu çocuk bana soruyorsun diyorsun. Ben nereliyim? Doğduğum yerden bir şey söyleyeceğim. Peki bu çocuk nerede doğdu? Burada. Şimdi anne babalar genellikle çocuklar kendi kültürlerini öğrensin diye gönderiyorlar. Ben de diyorum ki eğer bir çocuk o enstrümanı, o kültürün taşıyıcı olan elemanlarını güzel korur, anlatırsa o çocuk o yola gider. Hiçbir şey anlatmana yok. O öğrenir. Fransızca konuşur ama sanatın kültürünü anlatır. Çok önemli değil dil. Dil bir komünikasyon işidir. Öğrensin dili de. Ama seni sana anlatmak için onun özüne inmesi lazım. Türkçe konuşmuş ama Fransız edebiyatı ya da Fransız kültürünü anlatıyor. Onu da anlatsın tabii ki. mutlaka dünya kültürlerini bilsin. O anlamda konuşmuyorum. Senin baskıların bunalım yaratıyor, depresyon yaratıyor. ve kişiliğini bulmayan bir çocuk çıkıyor. Bağlamayı da öğrense ne olur ki? Bağlamanın her tarafı edebiyat. Senin bırakman lazım bunu düzgün ve biz buna öğreteceğiz. Ben o yüzden burada çocukları, gençleri alıyorum. Fransızlar da çok burada daha çok ilgililer. Hikaye istiyorlar
Fransızlar. bizim Türk çocuğu bir an önce nasıl kurtulayım buradan? Nasıl bitecek bu saz? Çabuk bitsin de gideyim yani internet başına oturayım bir şey yapayım falan. Bazıları güzel çıkıyor tabii. O yüzden yani sabırla vermeyi bilmek lazım. Biz de bunu yapıyoruz. Yani zaten benim her zaman söylediğim öğrencilerime üç şey var. Bir de
Çok Nasyonalite var Fransa’da Yani Türkiye’de biz bu kadar etnik kimlik duymuyorduk gençken. Çocukken zaten hiç bırakmadılar duyalım. Yani Kürtler var, Türkler var, Çerkezler var. Ermeniler Süryaniler Keldaniler dediğimiz var.

Daha da bilmediğimiz işte Yunanlılar var. Orada Rumlar var, abi ne kadar zenginmişiz. Ama niye bu kötülükler yapıyoruz kendimize? Onun için enstrümandan örnek veririm. Bu telinin bu sesin milliyeti yok, cinsiyeti de yok. Kadın da değil, erkek de değil, dini de yok. Onun için bunu seviyoruz. Bütün dünya bu üç şeyi kendine kullanacaksın. Başkasına ayırmak için kullanmayacaksın. Onun için müzik ya da enstrüman dediğimiz alet sana aslında çok güzel anlatıyor ama sen halen onu da ayırıyorsun. Bu soya gitsek benim doğum ve ölümüm çocuğumun ölümü ya da en fazla torunumun torunumun ölümüyle belirli. Ben ne zaman ölüyorum? Mezara girince değil. Benim çocuğum öldükten sonra ölüyorum. Ve torunum eğer beni hatırlıyorsa, gördüyse sonra sen bitiyorsun. Sen yoksun. Gelmedin ve gitmedin. Peki burada olurken ne yaptın? Yani eylem, sev insanları. Düşman olmana gerek yok. Zaten zamanın yok senin. birine düşman olmak için.sen almışsın bütün zamanını. düşmanlığı kullanıyorsun. Dört tane zengin kapitalist seni dövdürüyor birbirine. Kırdırıyor birbirini ayırttırıyor seni. bin parçaya bölüyor. Binlerce parçaya bölüyor. Sen de diyorsun oh ne güzel bir milliyetim var. Ne güzel bir cinsiyetim var. Ya da bilmem ne. Neredesin ya? Of. Bu kadar zaman buna verilir mi ya? Yani utanmıyor muyuz yani? Ve dört kişi bizi satıyor bu dünyada. Yani biz aslında birer eşyayız. Diyor ki bende bu kadar var sana veririm. Sende de bu kadar var bana ver. Birer eşya haline geldik. O anlamda sanat dediğimiz şey bizi buluşturuyor. Fakat onu da bitirmeye başladılar. İnternette bitti, telefonlarımızda bitti. Yeni gençlik artık dinlemeyi sevmiyor.Her şey hazır gelsin.

Mirasçı bir toplum yetişti. şimdi peki ben veriyorum da bu nereye verecek? Verecek mi acaba bu yarın? Onu düşünüyorsun. Ve ben çocuklar geliyorlar vallahi tırnaklarını bile kesiyorum. Yani kötülükten değil, saz çalmak için ağacı bilmek için tırnağın olmayacak bir de kaşına gözüne dokunma. Edebiyat yazmak için senin çiçekleri tanıman lazım. Senin insanı tanıman lazım. Kaç tane çiçek ismi biliyoruz ya? Kaç tane ağaç ismi biliyoruz güzel bir edebiyat yapmak için? Yani doğayı tanımıyoruz. Kendimiz de bunun içinde doğal olarak varız. Zaten doğadan birisiyiz. Kendimizi tanımıyoruz. Doğayı tanımıyoruz ama ahkam kesiyoruz. Bu iyi çalmakla kötü çalma dediğimiz soru çıkksa önümüze gelse vallah şöyle bir şey diyebiliriz. çok mütevazi oturup şalıyla, şalvarıyla sana edebiyat öğreten mi yoksa çok kravatlı birilerinin mi güzel çaldığına inanacağız? Aşık Veysel mi çok güzel sa çalardı? Neşet Ertaş mı çalardı? Ya da bugünün virtüoz çocukları var böyle koncerto bile çalıyor. Onlar mı güzel çalardı? Aslında insan gibi biz nasıl ki kendimizi arıyoruz bir kelimeyle en son içine koyuyoruz bir kelimenin içine ve bulamıyoruz halen de. sanat böyle bir şey yani. Sanat bana bir tane sese dokun ama düzgün dokun. Demek ki yaşamımız da bir kelimenin içinde sevgi basit kelimelerin içinde yaşamak, paylaşmak.

Böyle büyük cümleler kurmamıza hiç gerek yok. Büyük cümleleri öğrendik. Küçücük bir söz söylemek için. Demek ki eee bu sanatta da böyle doğanın içindeki her şeyde de böyle. Bu anlamda bu öğretiyi vermek için o sohbeti yapabilecek insanlar bulmak lazım. Ben şimdi onu yapıyorum. Hafta sonları bazen böyle aşağıda oturuyoruz. Bağlama çalan arkadaşlar, öğrenciler, “Hadi gelin iki duble rak hadi. Kimisi şarap, kimisi içmez önemli değil. Kim ne yapmak isterse sazları çıkarırız. Güzel eski türküleri söyleriz ve bir tartışma çıkar mutlaka bir yerden. tabii bizim toplumda biliyorsun bir de böyle kavga etmeden bitmiyor bir sürü şeyler. Onun için o kavga etmeden yerlere gitmiyoruz. Çünkü sazları bak sen estmaları görüyorsun. Hepsi yanalar. Hiçbiri kavga etmiyor. Kavga etmedi. Hiçbiri bir şey söylemiyor bu anlamda. Bakalım yani işte konserler hazırlıyoruz gençlere bilmem ne. Daha motivasyonları gelişsin. Türkiye’ye gidip geliyorlardı eskiden. Dedi şimdi derim ya gidiyorsunuz köye memlekete. Orada yaşlılar bizim nineleriniz var dedeleriniz var. Onlara soru sorun. Deyin ki ya hangi türküyü söylüyordum? Nasıl söylüyordunuz? Türk bir şey öğrenin. Yani daha doğrusu öğrenme yolunu açmak lazım. Yani benim her şeyimi almayacak ama sen yol göster. Öğretmen zaten budur. Yol göstericidir. Yola nasıl gidilir? Anne baba da budur. Fakat o anne baba lazım. Öyle anne babalar lazım. Yani biz buralara paraya geldik. Paraya geldiğimiz için de çoğu zaman bir şey veremiyoruz. Çocuklar da öğreniyorlar.

İşte arabanın markası işte kaç tane ev aldın? Ne kadar paran var bankada? Yazlığın var mı? İşte aklıma gelmiyor. Yani bu kadar basit olabilir bir insan ama hiçbirisini alıp götüremiyor. Öbür taraf hiçbir götürecek durumları yok ki zaten. Götürmeyi bırak. Eee yaşarken de onu değerlendiremiyor. Yani dünyada yaşarken de onunla beraberdi. Yani biriktirme diye bir kültür gelişmiş kenara. koy bir şey o ya kenara koyma ya. Ye ye. Ama yerken anlatarak ye. Yani yemek bir kültürdür. Daha kazanmak belki çok kolay ama harcamak bir kültür işidir. Büyük bir kültür işidir. Bizde öyle değil ki. Biz çıkartıyoruz birilerine göstermek için. Ben eskiden babam para çıkartırdı. Sırtımı dönerdi. Manava giderdik. o manav şişhanedeydi dükkanı. Kule dibindeydik biz. O kulenin altındaydı dükkanın. Sayardı parayı arkada ve verirdi kişiye. Niye böyle falan diye düşündürürdü bizi. sorduk ki ayıp bir şey. Çok kötü insanlara gösterilirmiş bu ara. Ne kültür be değil mi?

Değil mi? Ya düşün. Yani biz sinagogun önünden geçerdik. O şişhanedeki sol tarafta Rumlar vardı. Oradaki kontraplatçılar arkada kulenin arkasında. Ben çocuktum. Onlar Yahudiydi. Ermeniler iç kısımlarda döşemeciler, mobilyacılar, bilmem ne.
Geçerdik sabahleyin oradan. Gazi Bey bugün çok tazebik var alacak mısın? Yani
herkes birbirini tanırdı. Babamın bir penceresi vardı dükkanın arkada küçücük bir şey. Onu açık gördüğün zaman bir tane bayan vardı yaşlı Yahudi. Babam da ona sava madam derdi. Nasılsın madam derdi. O da böyle ben madam değilim. Madmazelim. Derdi. Böyle bir şeyi var. Ama esprisi var, samimiyeti var. vardı tabii. Onun için bizim öğreneceklerimiz ben şeyi tercih ediyorum. Yani oral yaşamı, ahlak dediğimiz aile
yaşamından başlamak lazım. yoksa ya şimdi mesela bir kadın gidiyor dudaklarını
yaptırıyor, kaşını yaptırıyor. Artık Cem Yılmaz’ın dediği gibi yani ben bu popomu
belki görmüyorum bütün ömr boylu. Bir sefer aynaya baksam belki görürüm. Ulan
bununla niye oynuyorsunuz bu kadar? Şimdi ve herkes birbirine benzemeye başladı.
çocuk görüyor musun? Hani sen telefonu elinden alıyorsun. Hani ordinatörü alıyorsun. Hani bilmem neyi alıyorsun yapma diye. Sen ne yaptın? Sen sen ne yaptın ki çocuk
almayacak bunları? Yapmayacak. Onun için anne ve babaların akıllı olması lazım. İşte bu mütevazilik de ya da bu modest düşünce bir edebiyatın içinde var. birstrümanın
içinde var. Doğada zaten var. Almayı bilmek lazım.

– Mahmut Bey, benim gördüğüm kadarıyla siz saz dersinden daha fazla öğrencilerinize, dostlarınıza, çevrenize tam bir felsefe, edebiyat dersi veriyorsunuz sohbetlerinizle.
benim düşüncem

– Mahmut Demir- Aynen öyle. Çünkü içeri girdim. içeri kapıdan girişten tut buraya
kadar gördüğünüz gibi ben de şey bunu müze haline çevirdim. Her enstrümanın benim için değeri var ve hangi hayalle bu adam bu enstrümanı yaptı diye sorduğumda neler gelir aklına neler yani hangi sesi aradı acaba? Hangi sesi beyninde? Ne verdi bunun? Yani şunu aramadı ya. Gidip işte şöyle şöyle yapacağım, buradan para kazanacağım. Yok. Bir ses aradı ya o enstrümanlara bakınca böyle tarihlerini düşünmüyorum. Aradıklarını nasıl yaptınız? Yani bu olması gereken ve bugün de bitti. Bugün de çok kötü durumda. Yani bugün dünyanın en fakir insanları belki de edebiyat üreten, kitap yazan, bağlama çalan ya da gitar çalan, türkü söyleyen oldu. En fakiri. Şimdi e sizin buradaki bütün eserler bir evladınız gibi hepsini her gün teker teker Ben şimdi sabahleyin kalktığım zaman sanki bunlar bana gülüyorlar. Bana teşekkür ediyorlar. İniyorum aşağı. Nasıl mutluyum ve hayatımda ilk defa mutlu oldum. Eğer bana desen ki sen bir daha dünyaya gelsen ne yaparsın? Vallahi gene saz çalarım. Sazı bırakırsın. Sazın yerine başka bir şey çalar mısın? Sazı bırakırım, saz çalarım yani. Yani bağlama çalarım gene ya da çalabildiğimi çalarım.

Çünkü başka enstrümanlara da dokunuyorum. Kabak kemaniyede çalıyorum. Şimdi duduk çalıyorum bu aralar. Ya ne görüyorsam güzel seviyorum ya. Yani bunun oradan gelen ses büyücü bir şey. tabii eğer ayırmazsak onları bir de onları da ayırmazsak yani şu bilmem ne müzik bu bilmem ne falan. Ben benim bütün müzik tarzları hoşuma gidiyor
yani. belki benim tarzım arabesk yapmak olmayabilir, rock yapmayabilirim falan ama saygı duyarım yani. Büyük bir emek var orada öğrenmek için onları yapmak için. O emeğe saygılı olmak lazım. Yani yanlışlık nerede diye sorsak yanlış diye bir şey yok ki. Ben burada si sesine basıyorum. Belki yanlış bir ses çıktı ama bir başka türkünün içinde o gerçek sesti belki. Yani benim belki bu türkünün ya da bu parçanın içinde yanlış bir ses diğerinin içinde doğru diye çıkar. Onun için çeyrek ve yarım seslerin ya da
tam seslerin birbirleriyle yer değiştirirler.

Birbirlerini sevindirirler. Bunu bir tek insan yapamadı. Onu yaptılar. Gerçi yapıyor şimdi insanoğlu. Ben mesela artık dünyanın bir ülke olacağına inanıyorum ama biz görmeyeceğiz. Kaç yıl sürecek bilmiyorum. belki yüzlerce yıl sürebilir. Yani şu savaşların haline bak çoğu çocukları öldürürsünüz. Yani sanki hangi füzenin sesi daha çok, hangisi kaç kilometre daha hızlı gider adam ne kadar insan öldürür diye yarışmanın içinde olan bir toplumda, bir insanoğlunda ne çıkabilir hocam ya? Benim mesela benim gelecekteki korkum inşallah bu çocuklar bir şeyleri devam ettirirler, kurtarırlar bu dünyayı. o kadar kötü olmuş ki para için insan öldürülüyor ya. Ve çocukları kaçırıp götürüp ne hale çevirmişler değil mi? Yani deprem olmuş. İnsanlar ağlıyor ölüyor çocuk çalınıyor. Ya bu nasıl bir vicdan ya? Bu nasıl bir insanlık? Kim yetiştirdi bunları? Kim getirdi bunları? Suçluyuz hepimiz. Ama zaten bu suçluluğu bir kabul etsek hastalığımız düzelecek. Bir hastanın hastalığını kabul etmesi gibidir. Ettiğin zaman iyileşirsin. Etmezsen iyileşsin. Yani biz hiçbir şey kabul etmek istemiyoruz ki.

Ben kelimesi yasaktı eskiden hocam. Bizim otururdu. Ben bırakı içiyorlardı evde. Yaşlı bir amcalar var. birisi geldi şimdi getirdikleri içi içeği Saki’ye verirler ve Saki çıkartır. Der ki bu Mehmet Bey’den, bu Ahmet Bey’den, bu Mahmut Bey’den der. Seni över, teşekkür eder toplum. Bu da saklamış kendisi vermek istiyor. Çıkarttı masaya koydu. Bu da benden. Dedim yaşlı amca dedi ki, “Oğlum” dedi, “benliğe lanet olsun.” dedi. “Ben” dedi, “sakın bir yerde daha yapma bunu. Sen” dedi gençsin, bilmiyorsun dedi. Bak bu toplumda ben yok. Ben kelimesi, dünyanın en kötü kelimesi. Biz varız bak hepimiz buradayız ve biz bir canız. Şimdi sen onu Sakiye’ye ver. Saki seni prezante etsin, seni anlatsın. Ben kelimesini sakın dedi bir yerde daha kullanma. Benliğe lanet olsun. Ben anladım ki eskiden öyle bir sözler duyardık. benliğe lanet diye. Demek ki bu gelenekte var işte yani edebiyatta var ve yaşam tarzlarında genellikle toplumların yeni yeni bitti bitiyor yani böyle boynumuz bükük olmaya başladık. Bakalım nerede düzelteceğiz kendimiz bilmiyorum.

-Mahmut Bey çok güzel bir sohbet oldu. Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Ağzınıza sağlık. Şimdi bir de sizin müzeyi dolaşalım.

-Mahmut Demir buyrun gezip görelim. Teşekkür ederim.

Kategori Tag

Yorumunuzu Ekleyin

E-mail adresiniz yayınlanmayacak.