FRANSA’DA 35 YIL EVVEL KURULAN A TA TURQUİE DERNEĞİNİ TANIYALIM

179
14 Mart 2024 tarihinde Tansu Sarıtaylı tarafından eklendi

Bugün burada Fransa’daki Türk Göçmen Dernekleri arasında kurulan ilk derneklerden biri olan A TA TURQUİE Derneği Başkanı Sayın Murat Vasıf Erpuyan’dan, Derneğin çalışmalarıyla ilgili bize bilgiler vermesi için bu röportajı yaptık.

Tansu SARITAYLI- Bugün burada Fransa’daki Türk göçmen dernekleri arasında kurulan ilk derneklerden biri olan A TA TURQUIE Derneği Başkanı sayın Murat Vasıf Erpuyan derneğin çalışmaları ile ilgili olarak sizler için bize bilgiler verecek. İisterseniz ilk önce başkanlığını yürüttüğü derneğin faaliyetlerinden evvel bu derneğin başkanı Murat Vasıf Erpuyan’ı tanıyalım .

Murat Vasıf ERPUYAN- Evet efendim ben Murat Vasıf Erpuyan, söylediğiniz gibi Galatasaray lisesinden sonra Siyasal Bilgilere gittim Ankara’ya ve Siyasal Bilgilerden çıkar çıkmaz da Fransa’ya Nancy’e burslu olarak geldim Centre Européen Universitaire, Avrupa ekonomisi öğrenmek için. Çünkü ben Siyasal’da İktisat Maliyeden mezunum. Malum Türkiye de Avrupa’ya girecekti. 1978’de Fransa’ya geldim. Avrupa ekonomisi okumak için. Hala da Avrupa ekonomisiyle uğraşıyorum ama Türkiye uzaklarda yakınlarda göremiyorum ; o ayrı konu. Fransa’ya gelir gelmez de herhalde Galatasaray’ın getirdiği kültürden olacak, hemen yaşadığım şehirdeki etkinliklere katılmaya başladım. Hatta hatta üniversite konseyine kadar seçildim öğrenciyken ve ilginçtir onu da söylemekte yarar var dediler ki aa sen iyi yapıyorsun bu işi devam et. İiyi dedim, benim hoşuma gidiyor fena değil meraklıyım filan. Seçim günü gittik bir baktım oy pusulasında adım yok Üniversite başkanının sekreteri geldi, üzgünüm ama sizin seçilme hakkınız yokmuş çünkü Türkiye ile Fransa arasında bu tip bir karşılıklılık yokmuş. Siz de yabancı olarak üniversite konseyine seçilemiyormuşsunuz. Onun için sizin adınızı çıkartartmak zorunda kaldık dedi. Sonradan öğrendim ki bu işi kuran o zamanların üniversite başkanıymış ; yani rektörü toplantılarda konuşmalarıma bozulmuş ; bu da nereden çıktı filan diye. Bunlar ilginç şeyler ; arkasından göç uzmanlığı konusunda Fas diye bir kuruluş vardı, özellikle Mitterrand’ın verdiği haklarla yabancı kökenli derneklere faaliyet yapabilmesi diye bol miktarda sübvansiyon dağıtmaya başlayan bir kuruluş. Aslında bu paralar da Fransa’nın yabancı kökenli işçilerin ailelerine göndermeleri gereken paralardan biriken gönderilmeyen paralardan gelendi. Yani bir bütçesi de yine çalışan işçilerden çıkardı. Kendimi orada buldum, oradaki bölgesel kuruluşta. Orada göçü tanıyan göç üzerine çalışan kişi olarak bilirkişi sıfatıyla faaliyet göstermeye başladım. Bölge valisiyle de zaman zaman takıştığım oldu. Hatta orda onunla bir anımı da anlatayım. Bölge valisinin bir tanesi Ben Mabruk’yu (adını mahsus yanlış söylüyorum) ama adı Benli yani Magrep kökenli bir adamcağız. Yanımızda da siyah Afrikalı ama Fransa okumuş Fransa’ya yerleşmiş bir Afrikalı bir arkadaş vardı, benim gibi bilirkişi sıfatıyla. Vali adama kızgınlıkla « Fransızcanız çok iyi dedi ». O anda ağzımdan çıkacaktı « Vali bey siz de bu dili iyi konuşuyorsunuz » diyecektim ama sustum dilimi çevirdim. İyi ki de çevirmişim. Çünkü daha sonra, Nancy’de Centre Culturel Turc diye bir dernek var. Cami derneği. Rahmetli, Doktor Kaya Kılıç diye bir arkadaş gelmişti, onlarla daha bir sık ilişkilerim olmuştu. Bir gün geldi Doktor Kaya « Biz bir kültürel festival yapmak istiyoruz, Türkiye üzerine bir etkinlik yapmak istiyoruz, sen bize yardımcı ol » dedi. Madem işte valilikle şunla bunla ilişkilerin var belediyle ilişkilerin filan var diye, olur dedik bir « quinzaine turc» düzenledik Nancy Belediyesinde ; güzel, işte çocuklar birkaç genç kız folklor elbiseleri giydiler, halılar, kilimler, el işleri filan sergilendi. Harika, ikinci sene hadi tekrar yapıyoruz dediler. Ne yaptık yine halılar, kilimler… Ama Türk kültürü bu değildir ki dedim. Evet ne yapacağız filan derken o arada Karahan Yılmaz diye bir arkadaş Metz’den (ben de Nancy’deyim) « ben dergi çıkartmak istiyorum Türk kültürü Türk edebiyatı, ama özellikle Avrupa’da yerleşen göçmenlerin getirdiği edebiyat üzerine çalışmak istiyorum, bize yardımcı olabilir misiniz » dedi. Ben de olur niye olmasın dedim, zaten biz de Dernek kurmak üzereyiz dedim. Ama sadece Türkçe olmayacak Fransızca ve Türkçe olacak. Onun koyduğu « Oluşum » adına « Genèse »i de ekleyince « OLUŞUM/GENESE » dergisini çıkarmaya karar verdik. Tam bu sıralarda Nancy’de de benim bir de şansım oldu. Ünlü türkolog Louis Bazin oğlu Marcel Bazen de coğrafyacı olarak fakültedeydi. O da coğrafya uzmanı olarak Türkiye üzerine tanıtımlar yaptığı zaman beni de çağırıyordu, beraber Türkiye üzerine, özellikle göçle çalışan kişilere formasyon veriyorduk. Türk göçünün özelliklerini, Türk kültürü hakkında incelikleri birlikte anlatıyorduk. Ona da konuyu açtım, o da olabilir dedi ve Strasbourg’da ki Stéphane de Tapia’yayı da işin içine soktu. Dernek kurmak kararını verdik ama derneğin adı lazım, bizim derdimiz klişeleri yenmek yani « Türk Fransız dostluk Cemiyeti » olmasın istetik. Bir isim arıyoruz o sıralarda Büyükelçi İlter Türkmen’di, kendisiyle bir görüşmem oldu, onun da benim gib Galatasaray Lisesi’nden olması bizi yaklaştırdı. Biz aramızda büyüklere abi deriz ; « Abi işte biz Dernek kuracağız ama işte Türk kültürü üzerine filan çalışmak istiyoruz, adını da « turquerie » koymak istiyoruz » dedim. « Olmaz, o başka anlamlara gelir » deyince isim aramaya devam ettik. Sonra günler geçiyor, hala biz derneğe isim bulamıyoruz.Bir Fransız kadın arkadaşımla sokakta karşılaştım. Selamlaştıktan sonra « işte bir dernek kuruyoruz ama bir türlü İsim bulamıyorum diye yakındım. Aa « Turkish Delight » koyun dedi. Aman biz ciddi işler yapacağız bu olmaz deyince « Atatürk koyun dedi ». Ben de « İyi Atatürk güzel de biz Atatürk Derneği değiliz » deyince. « Ben Atatürk demedim ki à ta turquie dedim » dedi. O anda kıza öyle bir sarıldım, bundan daha alası olamaz. Neden Çünkü A TA TURQUIE çok güzel yani Atatürk’ü andırıyorsa sorun yok, ama A TA TURQUIE’yi senin Türkiye’ne diye çevirebiliriz Fransızcaya. Bu ne demek herkesin kendine göre bir Türkiye’si var. Türkiye zaten çoğulcu bir yer, multi kültürel bir toplum ve Fransızların da kendine göre bir Türkiyesi var ve Fransızlar ne diyorlar ara sıra « à ta santé » (şerefine) diyorlar biz de kaldırırız bardağımızı A TA TURQUIE diyebiliriz. Buna çok sevindik ve A TA TURQUIE kuruldu, 1989 yani 35 sene olmuş. Kurucu üyelerimiz : ben Murat, Doktor Kaya Kılıç, Profesör Marcel Bazin ve Stéphane de Tapia, Karahan Yılmaz ve Bogdan Dusza. Gördüğünüz gibi burada da bir miksite var yani Fransızlar Türkler birlikte ve derneğin ilk başkanı da sen olacaksın dediler. Derneğin ilk başkanı oldum.

Tansu SARITAYLI- Dernek kurulalı kaç yıl oldu ?

Murat Vasıf ERPUYAN- 1989’dan bu tarafa yuvarlak hesap 35 sene diyelim.

Tansu SARITAYLI- Peki derneğin projesinin ortaya çıkış sürecini anlatabilir misiniz ?

Murat Vasıf ERPUYAN- Biraz evvel üstüne basarak değindiğim gibi baktık ki Türk kültürünü tanıtmak sadece halıyla, kilimle olacak iş değil, hatta hatta arkasında cami olan bir dernekle yapılacak bir iş değil. Onun için yeni bir Dernek kurmak gerekti, amaç Türk kültürünü, hatta Türkiye kültürlerini diyelim, hem Fransız toplumuna hem de göçten gelen genç kuşaklara tanıtabilmek, aktarabilmek.
Buraya gelen göçmen Türkler öyle üniversite diplomalarıyla falan gelmediler, çalışmaya geldiler. Zaten Fransa onları kalifikasyonlu olsun diye de çağırmadı, vasıfsız daha iyi dedi. Hiç olmazsa Fransızca bilmiyorlar onları daha iyi çalıştırırız ; Magrep ülkelerinden gelenler Fransızca bilenler « ukalık » ediyorlar, bunlar daha uysal olur diey çağırdılar. Sonra da farkına vardılar ki Almanya Türk işgücünün kremasını almış, Fransa ise az vasıflıları. Yani o bakımdan kültürel bagaj dediğimiz kısım zayıftı, burada kalan bir dini bir bağlanış vardı. Kaygı genç kuşaklara Türk kültürünü nasıl anlatabileceğimizin hikayesiydi. Dernek Bu amaçla kuruldu ve kurulur kurulmaz da iki faaliyeti oldu: Dergimiz vardı dediğim gibi, dergi Oluşum/Gènese çıkmaya başladı ve hemen iletişim sorununu halletmeye kalktık. Biliyor musunuz Fransa’da minitel diye bir şey vardı. 3615 hâlâ akıllarda kalır bazı yaşlı kuşaklara, (bunu gençler bilmezler, ama uğraşsınlar 3615’in ne olduğunu öğrensinler) ilk defa minitelde Türkiye konusunda bilgiler verebilecek bir hesap açtık. Fakat bize destek veren özellikle Fas denen kuruluş, sadece kültür yetmez dedi, bize sosyal de lazım, entegrasyon üzerine çalışmak lazım, onun için sosyalle de uğraşacaksınız dedi. Biz de bir anlamda mecburen ikinci bir kol olarak sosyal faaliyete geçtik, danışmanlıktan, mediasyona, ara buluculuğa kadar her türlü işlere katıldık ve hatta ilk başladığımız senelerde danışma kurulu oluşturarak Nancy ve çevresi Türkleri üzerine bir yıllık bir çalışma yapıp, kapsamlı bir kitap halinde bu araştırmayı yayınlamış olduk. Oluşum/Gènese çıkarken de ikinci bir etkinlik ortaya çıktı o da yayıncılık. Madem dergi çıkarıyoruz dedik yayıncılığa da geçtik, 30 kadar kitap yayınlanmış. Ama kitap çıkartmak için para lazım; malum hele hele son zamanlarda kitap çıkartıp kitap satarak maliyetleri karşılamak mümkün değil. Kitap çıkartmamız bizim sübvansiyon ve kaynak bulmamıza göre giden bir faaliyet oldu. Biz bu konuşmayı Centre Culturel Anatolie’de yapıyoruz. Sağ olsunlar akşam da burada bir etkinliğimiz var. Böylece ilk temaslarımız da Anadolu Kültür Merkezi ve Elele derneğiyle oldu. CCA’nun bir Atatürk kitabı var; George Daniel’in yürüttüğü, bir çok uzmanın katkı verdiği o kitabı biz bastık Editions A TA TURQUIE olarak. O bizim bir onurumuz oldu yayıncılık faaliyetimiz bu kitapla ivme kazandı. Kültürel faaliyetlerde şuna dikkat etmeye çalıştık. Biz yapacağımız her türlü etkinliği bulunduğumuz şehrin en iyi kuruluşlarında, en önemli kültürel yerlerinde yapmamız lazım; kıyıda köşede kalmak bizim hiç hoşumuza gitmedi. Bu bağlamda Nancy Belediyesi ile çok iyi bir anlaşmamız oldu, senelerce belediye başkanları değişse de bizim ilişkilerimiz değişmedi.
Nancy belediyesinin salonlarını almaya başladık. Festival, Türk haftası yapmaktan ziyade yine hep orijinalite ararken bir ad koyalım dedik ve bunun da ilk ilkini de Elelle’yle, Gaye Petek ve arkadaşlarıyla gerçekleştirdik; Pınar’ı da unutmadan anayayım. Etkinliğin adını da Türkiye renkleriyle sonbahar/Automne aux couleurs de Turquie koyduk.
Sÿlemekte yarar var A TA TURQUİE Derneği Fransız kurumlarında çok iyi destek gördü. Bir zamanlar devletin parası da vardı, çok iyi de paralar alabildik ve bu sayede çok çok güzel faaliyetlerde bulunabildik, sergiler, tiyatrolar… H hiç unutamadığım olaylardan bir tanesi ilk Konya dervişlerini belki de Fransa’ya biz getirdik. Küçük bir salon bulabildiğimız için o tarihlerde iki defa üst üste gösteri yapmak zorunda kaldık ve 300, 500 kişilik izleyici geldi, Fransızlar kuyruğa girdi. Gözlerim Türkleri,ı Türk kökenlileri aradı, herhalde 15, 20’den fazla Türk görememiştim. Bu benim için ilginç oldu. Dediğim gibi biz hiçbir zaman türko-türk dediğimiz sadece Türklere dönük bir etkinlik yapmak istemedik. Bazen çok basit bir karikatürel yaklaşımla şunu söylüyorum (hatta Ben bazen öğrencilerime anımsatıyorum -malum Türkçe öğretmeniyim- « biz aslanız biz kaplanız, bizden büyüğü yok, bizden iyisi yok » diyebiliriz ama bunu sadece biz bilirsek bunun bir değeri yok. Bizim amacımız buydu ve bu bağlamda mümkün olduğunca çağdaş Türk kültüründen örnekler vermek istedik.
Yine parantez içinde o zamanlar Türkler daha bir birbirine bağlı bir toplumdu, Kanuni Sultan Süleyman sergisi açılınca otobüsler tutup buraya Nancy’den gelip Kanuni sergisini gezmiştik, parantezi kapatayim. Çağdaş Türk yazını yani edebiyatı ve sanatı üzerine etkinlikler A TA TURQUIE’yi Nancy’de tanınan bir kuruluş haline getirdi, görünürlüğümüz sınırlarımızı da git gide zorlamaya başladı. Nancy derken örneğin unutamadığım bir etkinlikte laiklik üzerine yaptığımız kologyum oldu, rahmetli Ahmet Taner Kışlalı’yı unutmayayım burada katılımıyla, Bacque-Grammond, Ali Bulaş’ın da katıldığı bu kologyumu Metz’de yaptık ve Fransızca adı da ilginçti Un concept, deux pays : la laïcité. Bu benim unutamadıklarımdan bir tanesi A TA TURQUIE bu etkinlikleri sürerken ben aynı zamanda başkandım. Sonra Jean-Claude Santerre diye bir arkadaşımız başkan oldu ; bir seyahat ajandası vardı ama Türkiye’yi çok sevdiğini, hatta kendisinin Galatasaraylı olduğunu iddia eden bir arkadaşımızdı. Bir anekdot anlatayim valiyle görüşüyoruz, derneği tanıtıyoruz, vali bir anda j Jean-Claude Santerre’e siz Fransa’ya ne zaman geldiniz çok güzel Fransa konuşuyorsunuz dedi !!! Jean-Claude’un katkısı çok iyi oldu. Bu arada ben işte üniversitede ders veriyorum doktora yapmaya çalışıyorum, tezim de yine göç üzerine : kendi işini kuran Türkler ve Avrupa’da Türk ticari ağları.
1995 senesinde öğrendik ki Paris’te Türkçe dersleri Racine Lisesi’nde öğretilecekmiş. Türkçenin Fransa’da 15. dil olarak eğitime girdiğini bir başka programda isterseniz anlatırim. Madem Paris’te, niye Nancy’de olmasın. Nancy’nin en iyi lisesi şehir merkezindeki Lycée Henri Poincaré, 200 kusur senelik bir lise. Jean-Calude Santerre başkanlığında bir heyetle Poincaré’nin müdürünün kapısına dayandık. Sizde de Türkçe dersleri olsun dedik. Müdür yönetim kuruluna danışayım dedi. Biz çıktık, pek umutlu değildik. Attık oltayı denize ama bir şey çıkacağını düşünmüyoruz. 15 gün geçmedi, telefon geldi, önerimiz kabul edilmiştu. Liseye koştuk, tamam ama kim ders verecek dedi müdür Monsieur Mercier. Tam şarkılık,plansız programsız gidiyoruz. Bir anda birbirimize baktık, doğrusu biz kimin ders vereceğini hiç düşünmemiştik. Müdür bana döndü, siz dedi. İyi de ben dedim dil bilimci değilim, ben ekonomistim. Ama trenin kaçmaması için bu sene ben derslere başalarım, sonra bakarız dedik. Böylece Nancy’deki Lise Poincaré’de Türkçe dersleri başladı. Yani bu da A TA TURQUIE’nin oradaki adı sayesinde gerçekleşen bir şey oldu. Daha sonra da ben üniversiteden uzaklaştım, bir anda kendimi de bir misyon yapıyor hissettim, Türk kökenli çocuklara Türk kültürünü ve Türkçeyi öğretmekle. Belki Türkçeyi konuşurlardı ama Türk kültürünü anlatabilmek, onlara sorgulamayı öğretebilmek, beni çok tatmin ettiği için üniversiteden uzaklaştım ve Türkçe öğretmeno olmaya başladım ve kadroya geçtim. Hatta annecim de rahmetli, benimle dalga geçer « işte oğlum benim üniversite hocaydı, şimdi lisede ders veriyor, attan indi eşiğe bindi » diye. Annemin bu takılmasına yanıt yıllarca Paris’e gelip İnalco’da ders vermeye devam ettim. Ana bak üniversitede ben ders veriyorum diyebilmek için.
A TA TURQUIE’nin etkinliklerini iki dalda devam ettiriyoruz, kültürel etkinlikler ve sosyal faaliyetler. Hatta biz danışmanlık yapıyoruz, etrafımızdaki kuruluşlara. İletişimi de üçüncü bir etkinlik olarak görebiliriz, çünkü A TA TURQUIE’nin internet sitesi 30 senelik bir site. Bugün Türkiye üzerine bir araştırma oluyor, site yüzünden ilk biz aranıyoruz.
İyi günlerimizde A TA TURQUIE 5 kişi çalıştırıyordu. Bu kadroda da daima Fransız Türk dengesini sağladık, örneğin Yasemin Öztürk yönetmen olarak çalışıyordu ama etrafındaki çalışma arkadaşları Dominique ve Isabelle vardı. Bu son zamanlarda da daha doğrusu interneti yaparken de çok ilginçtir Fransa’nın her yerinden sorular geliyordu. Öyle ki « Efendim ben bu yaz Türkiye’ye gittim e bizim otobüsün şoförü çok sempatikti. İşte o şoför bize gelmek istiyor Fransa’ya ama pasaport almak için 3.000 lazımmış, göndersem mi » gibisinden. « Madam siz 3.000 Avro’yu burada harcarsanız daha iyi olabilir » demek zorunda kaldığımız oluyordu. Bir başka ilginç soru da şuydu ki bize bir etkinlik getirdi. Bir kadın telefonda orta Fransa’da bir yerden, hani France profonde dediğimiz. « Ben Türkiye’yi çok seviyorum, Türkler çok iyi insanlar, Türkiye’yi gördüm, fakat bakıyorum etrafımda ben Türkiye’yi seviyorum dediğim zaman bana ters ters bakıyorlar. Sanki çok kötü bir şey yapıyormuşum gibi. Acaba ben çok mu tek başımayım » Bu telefon görüsmesi bize bir ışık yaktı. Niye türkofilleri toplamayalım. Rencontre des turcophiles böylece başlamış oldu. İlkini Nancy’de yaptık, Nancy Belediyesi’nin de desteğiyle. Türkiye’yi sevenleri bir araya getirip onların dinamiklerinden yararlanmak, onların projelerinden destek olmak istedik. Ve bu ilk türkofiller buluşması hemen aklımıza bir başka bir etkinlik getirdi. Prix des turcophiles. Nedir Türk severlerin ödülü ? İlk ödülümüz Gilles Martin-Chauffier’e verdik, o vakit Le roman de Constantinople kitabı yayınlanmıştı. Türkiye’yi oldukça savunan bir yazar olarak ona verdik, buradaki kıstasımız şuydu : illa Türkiye’yi güzeldir, harikadır dediği için değil, Türkiye’yi olduğu gibi anlattığı için. Her ülke gibi Türkiye’nin de harika yönleri var, her ülke gibi Türkiye’nin berbat yönleri de var ama Türkiye’yi doğru dürüst hakkıyla anlatabilen, Midnigt Express imajlarından uzaklaştıran kişileri bu ödüle layık gördük. Daha sonra Plantu’ye ödül verdik -biliyorsunuz Plantu Fransa’da en önemli karikatüristlerden, Le Monde’un ilk sayfasında hergün bir karikatürü yayınlanırdı-. Plantu’nün Türkler üzerine yaptığı karikatürlerden bir sergi de düzenledik. Arkasından eski Başbakan Michel Rocard’a da ödül verdik. Michel Rockar’ın Oui à la Turquie (Türkiye’ye evet) kitabı yayınlanmıştı. Hatta o zamanlar büyükelçilik de bize Türkiye’nin Champs-Elysées’deki salonlarını açmıştı, yine orada bu ödülü Alexandre Adler’e verdik, Alexandre Adler, toprağı bol olsun, Türkiye’yi çok iyi bilen, Türkiye’ye olumlu yaklaşan bir gazeteciydi. Yine Paris’te bu sefer Espace Louis Vuitton’da Daniel Rondeau’ya, daha sonra Gilles Weinstein’a, Michel Belorgey’e. Son ödülümüz ise Didier Billion oldu.
Bu arada Fransa’da derneklere sübvansiyonlar azaldı, tabii A TA TURQUIE de nasibini aldı. Çalışanlarımızın hepsini işten çıkarmak zorunda kaldık. Şu anda A TA TURQUIE artık maaşlı adam çalıştıramayan bir dernek, sadece gönüllülerle faaliyetlerine devam ediyor. En önemli sorunlardan bir tanesi de, biz, yani yönetim kurulu, yani gönüllüler, artık yaşlandık. Çok otokrat başkan olarak koltuğumu bırakmıyorum ! Bu beni çok üzüyor Hakikaten gençlerde, üstelik « label » olmuş bir dernekle ilgilenmek hevesini göremiyoruz. Sözün kısası bayrağı devretmek de çok zorlanıyoruz.
A TA TURQUIE öyle bir dernek ki Berlin’de Hollanda Amsterdam’da, İspanya Barcelona’da, Charthagène’de Türk kültürü ve Türkiye üzerine etkinliklere katılan bir dernek. Yıllar önce covid öncesindeydi Lyon’da bir toplantıda CHP’den milletvekili Toker Hanımla tanıştırdılar beni. « Ben sizi tanıyorum » dedi. Halbuki hiç karşılaşmamıştık. Açıkladı : « Geçen hafta Strazburg’da Avrupa Konseyi’nde Fransa’daki dernekler hakkında bize bir bilgi verildi, o bilgide A TA TURQUIE’den bahseldi. Böylece sizi orada tanımış oldum ». Düşünebiliyor musunuz, Fransa’da birisi dernekler üzerine araştırma yapıyor ve arkasından da Avrupa Konseyi’nde milletvekillerine sunuluyor ve bizim ismimiz orada geçiyor. Kaygım böyle bir markayı biz devam ettiremezsek, daha doğrusu devredemezsek yazık olacak. İçime sindiremedigim, hala acısını sürdürdüğüm bir Elele Derneği örneği var. Seneler süren uğraştan sonra önemli bir kurulus karttan şato gibi bir andayok oldu. Toplumsal gücümüz derneklerini korumasını pek bilemiyor. Bu gidişle A TA TURQUIE de yavaş yavaş kaybolacak. Şu anda bulunduğumuz Centre Culturel Anatolie için Doktor Fıtrat Onger sonsuz bir enerjiyle çabalıyor. Buralarda konferanslar veriyoruz, sergiler açıyoruz…

Tansu SARITAYLI- Şimdiye kadar hangi projeleri hayata geçirdiniz ve geçiremediğim projeleriniz var mı ?

Murat V, ERPUYAN- Şimdiye kadar oldukca çok şey yaptık. Birkaç tane örnek verdim, pek de geçiremediğim bir projemiz yok. Belki gerçekleştiremediğimiz bir proje olarak Eskişehir’le Nancy belediyelerini kardeş şehir yapmak. Bu şimdilik donmuş bir proje. Amaç yeni projelerdenn önce varolanlarla devam edebilmek. Ama, örneğin Oluşum/Genèse yayınını sürdüremiyoruz. Son sayı bir hors série « La République turque a 100 ans ». Ne parasal olarak imkanımız var ne de okur olarak imkanımız var.

Tansu SARITAYLI- Türk toplumun içinde bulunan biri olarak size göre Türk toplumunun Fransa’daki durumu nedir toplumun beklentileri nelerdir ?

Murat Vasıf Erpuyan- Bu soruyu herhalde birkaç gün konuşabilirim. Bir kaç dakika içinde nasıl anlatabilirim bilemiyorum. Ama şunu söylemek lazım, bir defa Fransa’da yaşamayı bilmemiz gerek. Biliyorsunuz gelirken dönmek üzere geldik. Aklımız hep geldiğimiz yerde kaldı, çok karikatürel bir yaklaşımla yaklaşımla, köyümüzün muhtarın için kahvede birbirimizin kafasını kırabiliriz, ama oturduğumuz şehrin belediye başkanının kim olduğundan haberimiz yok. Bu tam bir gerçek değil. Türkiye’deki kutuplaşmanın burada da etkilerini görüyoruz. Burada da birtakım renklere ayrılıyoruz, kırmızıyla mavi, maviyle yeşil bir araya gelmekte zorlanıyor. Artık kimsenin de geri dönmeye niyeti yok. Zaten çocuklar da burada doğdu 3. Hatta 4. Kuşaktayız. Ben zaten artık Türkiyeliler kelimesini sevmiyorum, Türkler kelimesini seviyorum, Türkiye’den gelen insanların büyük bir çoğunluğu artık Fransız vatandaşı. O zaman bana en uygun sıfat Türk kökenli Fransızlar oluyor. İşte biz Türk kökenli Fransızlar olabilirsek, içinde yaşadığımız toplumun sevinçlerine üzüntülere de ortak olursak bağlandığımız Türkiye’ye de yararlı oluruz. Yine doktor Onger’e döneceğim, yıllar önce yıllar önce Bulgaristan’daki Türklere yapılan Türk kökenlilere yapılanlara karşı Doktor Onger’in kazandırdığı bir ilgiyle Paris’te bir gösteri yapabilmiş ve o gösteride herkes bir araya gelebilmişti. Son olarak da bu Ermeni soykırım yasalarıyla ilgili herkesi bir araya getirebildiğimiz bir gösterimiz olmuştu Paris’te Senato’nun önünde. Ama burada dediğim gibi birlikte olabilmenin yollarını bulmamız lazım. Bakın 35 senedir dernekçilik yapıyorum, 35 senelik dernekçilik içinde her an bir Türklerin çatı kuruluşu olsun diye uğraşanlardan bir tanesiyim. Gaye Petek’de çok uğraştı Doktor Onger, hala inanıyor. Doğrusu ben inancımı kaybettim. Biliyorsunuz Yahudilerin bir çatı kuruluşu var, senede bir yemek yaparlar, Fransa Cumhurbaşkanı mutlaka olmak zorundadır o yemekte. Ermeniler de aynı şeyi yapmaya başladılar, biz hala bunu beceremekdik. Birlik olmak istiyorsak buradaki sandalyeleri boş bırakmamız ve en iyi koltukları kapmaya başlamamız lazım. Örneğin bir Anais Baydemir’in hava durumu sunması bile önemli bir şey. Etkin konumdaki koltuklara oturmalıyız. Türkiye kökenli gençlerin büyük bir çoğunluğu da bir an evvel hayata atılıp, bir an evvel para kazanmak istiyorlar. Yüksek öğrenimde yeterli kadar insanımız yok. Evet artık avukatlarımız, doktorlarımız var. Hatta Belediyelerde kendini gösteren seçilmiş insanlarımız var ama yetersiz. Türk göçünün 50. Yılını analı birkaç sene oluyor. 50 senelik Türk göçü için bu bence yetersiz bir sayıda. Etkin olabimek için de buradaki sosyal ve politik yaşama katılmamız, buradaki sandalyeleri doldurmamız, boş bırakmamız gerekiyor. Türkiye zor bir ülke, Türkiye her şeyden önce coğrafya, orada olmak o coğrafyada olmak kolay değil Türkiye’nin bir imaj sorunu var. Türkiye’nin bu İmaj sorununu yenmesinin en önemli yollarından bir tanesi de kültürden geçiyor. Bir Orhan Pamuk’un Nobel alması çok önemli. Nedim Gürsel gibi Türk yazarının Paris’te yaşaması, Paris’te konuşması çok önemli. Hatta onu da analım, rahmetli Erkan Özerman’ın bile yaptığı faaliyetler burada önemli. Kültüre önem vermemiz lazım ve bu kültürde de çağdaş kültüre dikkat etmeliyiz.
Dünya çok hızlı değişiyor. Emin Çapa’dan alıntı yapayım : benimle babam arasında bir karış fark varken benimle oğlum arasında bu fark çok çok daha da fazla. Çok hızlı değişen bir dünyada yaşıyoruz, bu çok hızlı değişen dünyaya ayak uydurmanın yolları da ne yazık ki çoğu zaman eğitimden geçiyor. Yakında artık muhasebecilik diye bir meslek kalmayacak. Hatta yine Emin Çapa’dan alıntı bundan birkaç sene önce söylediği bir söz : bugün doğan çocukların % 70’nin yapacağı meslek şu anda yok. Dünyada böyle bir durumda yaşıyoruz. Türkiye ile ilişkiler konusunda da şunu söylemek istiyorum. Türkiye bazı şeyleri Türkiye olarak yapmasına gerek yok. Biz burada Fransız olarak Fransız vatandaşı olarak yapmamız gerekiyor. Bunu kullanmamız lazım. Türkiye ile ortak çıkarlarımızı koruyabiliriz, ortak çıkarlarımızdan hareket edip ama bizim asıl görevimiz burada Fransız vatandaşı olarak ağırlığımızı koyup bağları olduğumuz ülkenin yararına da çalışmak, itibarını sağlamak.
Daha çok üniversite diplomalı insanlarımıza ihtiyaç var ve onları da desteklememiz lazım destek çok önemli nasıl olduğu nereden olduğu hangi renkten olduğu çok önemli değil. Türk kökenli birisinin, mesela benim en çok üzüldüğüm konulardan bir tanesidir, yine Doktor Onger’e döneceğim. Biliyorsunuz Doktor Önger, geçmişte Avrupa Parlemantosu seçimlerinde aday oldu ikinci sıradaydı Toubira’nın arkasından. En çok oy aldığı mahalleler belki de bizim ayrıştırdığımız, bizden görmediğimiz insanlardan geldi. Ama en çok da Türklerin oturduğunu bildiğimiz yerlerde Doktor Önger’e pek oy çıkmadı. İşte en büyük zaafımız bence burada. Ne diyeyim konu çok detaylı isterseniz ben burada keseyim.

Tansu SARITAYLI- Sayın Erpuyan bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim gelecek nesillere biraz evvel de siz söylediniz artık bu görevi bırakmak istiyorum bayrağı devretmek istiyorum diyorsunuz ama yenileri yetişmesi lazım sizin yerinizi birileri alması lazım. Ama Hepimiz bir gün hepimiz öbür tarafa yolcuyuz biraz evvel sözünü ettiğiniz dostunuz Özerman gibi diğerleri gibi yolcuyuz ama belki ben bu belgeseli burada bırakabilirsem hayatta iken sizleri de hatırlarlar ve çalışmalarınızı hatırlar örnek alıp belki bir adım daha ileriye gitme imkanları olabilir diye düşünüyorum Çok çok teşekkür ederim.

Murat Vasıf ERPUYAN-Ben de size çok teşekkür ederim. Bunlar bir yerlerde kalsınr bir yerlerde görünsünler, görsel olarak da çok lazım şeyler. Belki bizim bu konuşmalarımızdan etkilenen bir iki gencimiz çıkar. Daha bir başka yerlere geliriz. Sağolun.

Kategori Tag

Yorumunuzu Ekleyin

E-mail adresiniz yayınlanmayacak.

49 + = 58