Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden Sinema ve Tiyatro Oyuncusu Sultan Ulutaş-Alope

5
4 Temmuz 2026 tarihinde Tansu Sarıtaylı tarafından eklendi

Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden Sinema ve Tiyatro Oyuncusu Sultan Ulutaş-Alope
Tansu Sarıtaylı: Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Sultan Ulutaş-Alope ile birlikteyiz. Kendileri sinema ve tiyatro oyuncusu, aynı zamanda oyun yazarı. Paris’te yaşıyor. İlk önce kendileri bize hayat hikâyesini kısaca anlatacaklar, daha sonra da oyunculuk üzerine çalışmaları hakkındaki düşüncelerini bizimle paylaşacaklar.
Sultan Ulutaş-Alope: Tabii ki. Adım Sultan. Oyuncuyum. Tiyatro okudum İstanbul’da. Ardından orada kariyerime başlamıştım zaten. Yüksek lisans eğitimim için Fransa’ya geldim. Ekol Normale’de tiyatro çalışmaları üzerine eğitim aldım. Ardından Paris Konservatuvarı’nda yabancı öğrenci olarak okudum. Sonra buraya yerleştim. Kaldım. Paris’teyim. Yaklaşık yedi yıldır burada yaşıyorum. Tiyatro yapıyorum, sinema yapıyorum. Dizilerde de oynadım daha önce.
Aynı zamanda kendi tiyatrom var. Kendi yazdığım oyunlar var. Sahneye koyduğum bir oyun var. Şimdi ikinci oyunu, kendi yazdığım oyunu sahneye koymaya çalışıyorum.
En son oynadığım filmlerden biri de Sarı Zarflar. İlker Çatak’ın, en son Berlin’de Altın Ayı ödülü alan Sarı Zarflar filminde Rojde karakterini canlandırdım.
Onun dışında, en son yine şu an Paris’te yaşayan Ahmet Necdet Çukur diye genç bir yönetmenimiz var. Onun ilk uzun metrajında yer aldım. Fransa-Türkiye ortak yapımı Pastoral Yollar filmi. Hatay’da çektik. Onu geçtiğimiz Şubat-Mart ayında Liman Film’in yapımcılığını üstlendiği bir film olarak çektik.
Şu anda da Almanya, Yunanistan ve Lüksemburg ortak yapımı olan Brothers diye bir dizide oynuyorum. Atina’daki çekimleri tamamladık. Almanya’da devam edecek şimdiki çekimler. O dizide de birçok dilin konuşulduğu polisiye bir dizi. Orada da hem İngilizce hem Türkçe oynuyorum.
Tiyatro anlamında da benim üç senedir oynadığım tek kişilik bir oyun vardı: Babamın Dili adlı. Onun turnesinin sonuna geliyorum yavaş yavaş. Bu oyun, Fransa’da Fransızca olarak yazdığım bir oyundu. Basıldı. Çeşitli ödüllere, hatta aday oldu. Üç senedir de işte Avignon Festivali’nde oynadım, Strazburg Ulusal Tiyatrosu’nda oynadım, başka ulusal drama merkezlerinde oynadım. Genelde halk tiyatrolarında oynadım Fransa’da. Ve o sayede aslında Fransa’yı görme şansına da eriştim. Hem büyük sahnelerde oynadım hem de böyle ufak köylerde, ufak salonlarda da oynama şansına eriştim.
Onun dışında, yeni yazdığım oyun yine Fransızca bir oyun. Rediksiyon Sovage başlığı. (Vahşi İndirimler) diye çevirebiliriz Türkçeye.
Sultan Ulutaş-Alope: Bu oyunda da yine, bilmiyorum şansım yaver gitti mi diyeyim, Beaumarchais SSD ödülüne layık görüldü oyunumun metni. Aynı zamanda National du Livre’den de bir ödül aldı. Yazarlık ödülü. Şimdi de işte o yazdığım oyun, Fransa’da göçmen beş işçinin hikâyesini anlatıyor. Bir markette geçen beş göçmen işçinin hikâyesini anlatıyor.
Bu oyunu da şu anda kendi kurduğum tiyatroyla sahneye koymaya çalışıyorum. Şu anda yapım aşamasındayız. Provalara başladık. Birkaç ortak yapımcımız var. Ancak süreç devam ediyor. Eğer her şey yolunda giderse 2027’nin sonbahar aylarında ilk gösterimi (prömiyeri) yapmayı planlıyoruz. Olmazsa belki takvimi biraz daha ilerletme durumumuz var.
Onun dışında daha önce dizilerde de yer aldım. Türkiye’de dizilerde oynadım. Başka ne söyleyebilirim? Yazmaya devam ediyorum. Şu anda üzerinde çalıştığım, ilk versiyonunu yazdığım Fransızca bir kısa film var. Yine Fransa’da geçen, çift işte çalışan göçmen bir kızın hikâyesi. Onun bir gününü takip ediyoruz.
Bu kısa filmi de benim hem arkadaşım hem de şu anda birlikte çalışmaya başladığımız yönetmen Hüseyin Karabey yönetecek. Yapımını da Türkiye’den Fransa’ya göç etmiş genç sinemacıların kurduğu Smith Production üstlendi. Melis ve Kaan yapımını üstlendiler. Öyle bir süreçteyiz şu anda. O kısa filmi ne zaman çekeriz, nasıl yaparız bilmiyorum.
Bir yandan da başka yazma projeleri var. İki kişilik bir kadın oyunu üzerinde çalışmaya başladım. Onun dışında da oyuncu olarak görüşmelere devam ediyorum.
Tansu Sarıtaylı: Tiyatro mu, sinema mı? Sizin için hangisi daha ilginç geliyor?
Sultan Ulutaş-Alope: Ben bu mesleğe aslında kamerayla başladım diyebilirim. Çünkü ben aslında tiyatrodan önce mühendislik okudum. Ailemde sanatçı yoktu. Dolayısıyla tiyatro yapmak, oyunculuk yapmak; bunun bir meslek olabileceğinin de çok farkında değildim. Böyle, “Bir an önce sağlam bir mesleğin olsun. Anadolu Lisesi’nden sonra ne olacaksın? Ya doktor olacaksın ya mühendis ya avukat.” düşüncesi vardı. Ben de ablamın peşinden Yıldız Teknik’te mühendislik okudum aslında.
Sonra okurken yavaş yavaş fark ettim. Tiyatro kulüplerinde oyunculuk yapa yapa, “Ben bu mesleği ömür boyu yapamayacağım, mühendisliği.” dedim. Stajlarımı da yaptıktan sonra yavaş yavaş kamera önünde oyuncu olarak çalışmaya başladım. Oradan bana bir güven geldi. “Ben sanırım oyunculuk yaparak hayatımı geçindirebilirim ve bu işi çok seviyorum. Ama bu işi ciddi olarak yapmak için de okulunu okumam lazım.” diye düşündüm ve tiyatro bölümüne girdim.
Aslında ben tiyatro bölümüne girmeden önce zaten oyuncu olarak çalışmaya başlamıştım. Hatta ilk yer aldığım proje de Çocuklar Duymasındı. Daha çok gençtim. Yani çok küçüktüm. Zaten ben 21 yaşında mühendislik okulundan mezun oldum. Erken girmiştim. Mezun olur olmaz Çocuklar Duymasın dizisine girdim. Birkaç ay sonra da Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nü yüzde yüz burslu olarak kazandım.
Ardından hem okumaya hem de film setlerine devam ettim. O zamanlarda da şansım yaver gitmiş herhâlde. Hem diziler biraz daha uzun sürüyordu hem de benim okul programıma göre seti de ayarlayabiliyorlardı sağ olsunlar. Dolayısıyla ben kamerayla aslında ilk olarak çalışmaya başladım.
Ben, işin mutfağından geçmek, bu işin ne olduğunu görmek ve bu mesleği ciddi bir şekilde yapabilmek için tiyatro okumuş olsam da, o dört yıl hayatımın en güzel dört yılıydı bence. Çünkü Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar, Cüneyt Tür gibi çok değerli hocalardan ders alma şansına eriştim.
Ayrıca sınıf arkadaşlarım… O sıra, şimdi sınıflar biraz daha genişlemiş durumda Türkiye’deki tiyatro okullarında anladığım kadarıyla. Ama biz sadece on kişilik ve kardeş gibi; beraber yiyip içen, beraber uyuyan, birlikte sabah kalkıp prova yapan, birbirine çok bağlı bir gruptuk. O yüzden tiyatronun bende çok ayrı bir yeri var.
Çok uzun bir cevap oldu ama tiyatronun bende çok ayrı bir yeri var. Tiyatroda yapabileceğin bazı şeyleri kamera önünde yapman imkânsız. Özellikle kamera önünde yapabileceğim bazı şeyleri de tiyatroda aynı şekilde yapamıyorsun. Bana aslında çok farklı formlar gibi geliyor. Oyuncu olarak benzer işler yapıyormuşuz gibi gözüksek de. Bir de sanırım ben bir işe hiçbir zaman sadece kendi yaptığım işin tarafıyla bakamıyorum.
Sultan Ulutaş-Alope: Yani mesela tiyatro yaptığım zaman da hep şöyle düşünüyorum: Acaba o yönetmenin kafasında neler var? Sadece oyuncu olarak bile bulunuyor olsam bu projede, dramatürjik olarak nasıl bir çalışma yapıyoruz? Ben bu hikâyenin acaba neresindeyim? Biz seyirciye ne anlatıyoruz? Benim için hep işin geneli, bütünü çok önemli olmuştur.
Kamera önünde de aynı şekilde. Sadece kamera önünde şöyle bir şey oluyor; biraz daha riskli bir durum. Çünkü gelen senaryoyu okuyorsunuz, çekim yapıyorsunuz. İçinize siniyor ya da sinmiyor. Neyse, bir şey çekiyorsunuz ama ondan sonra onun kurgusu, montajı derken hikâye bambaşka yerlere gidebiliyor. Senin “Çok iyi oynadım.” dediğin bir şeyi sonradan izlediğinde, çok başka bir hikâyeye doğru gitmiş gibi görebiliyorsun ya da bambaşka bir şekilde yorumlanmış olduğunu fark edebiliyorsun.
Dolayısıyla sinema, senin çok daha az kontrolünde olan bir şey. Ama tiyatro sahnesinde tabii ki provalarda yönetmenin sözü geçerli. Biraz da o yönetmenin kurduğu kurguya bağlı, çalışma ortamına bağlı; oyuncularından ne kadar destek alacağına, onların görüşlerini ne kadar dinlediğine bağlı. Ama yine de sonuç olarak perde açıldığı anda sahnede olan oyuncu sensin. Yani her şey senin elinde. Sen ne yapıyorsan onu yapıyorsun. Tabii ki teknik kısımları atlıyorum; ışığı, sesi, kostümü, makyajı… Dolayısıyla tiyatro bana bu anlamda biraz daha serbest geliyor.
Ama sinemada çok daha büyük, gözünle göremediğin, sürecin ucundan tutamadığın çok fazla şey oluyor. Dolayısıyla sinema bana biraz daha gizemli geliyor ve bundan dolayı da büyüleniyorum sanırım.
En son mesela Sarı Zarflarda yaşadım bunu. Sarı Zarfların ilk gösteriminde, Berlin Film Festivali’nde ilk kez izledim filmi. Zaten film ana yarışmadaydı. İlker Çatak da işlerini çok beğendiğim, çok severek takip ettiğim bir yönetmendi. Öğretmenler Odası filmini izleyip hayran olmuştum. Benim için çok büyük bir şanstı.
Zaten iyi bir film çıkacağını biliyordum. Senaryoyu da okumuştum. Dolayısıyla iyi bir senaryo olduğunu biliyordum. Ekip de çok iyi bir ekipti. Ama filmi izlediğimde görüntü yönetmenliğinin, sesin, rengin, montajın, müziğin, yani o devasa ekibin, arkadaki ekibin ne kadar önemli olduğunu ve iyi bir hikâyeyi nerelere taşıyabileceğini bir kez daha görmüş oldum.
Dolayısıyla hayranlığım katbekat arttı. Sanırım sinemada biraz daha büyüleniyorum diyebilirim. İnanın, seçmek çok zor bir şey.
Tansu Sarıtaylı: Peki, örnek aldığınız bir oyuncu var mı?
Sultan Ulutaş-Alope: Örnek aldığım, yani performanslarını örnek aldığım çok oyuncu var aslında. Ama bu soru geldiği zaman her seferinde çok şaşırıyorum.
Mesela son dönem oyunculardan, tabii “son dönem” demeyeyim; çok deneyimli ve müthiş bir oyuncu, yılların oyuncusu Sandra Hüller. Alman bir oyuncu. Onu Toni Erdmann filminde izleyip hayran olmuştum yıllar önce. Zaten şimdi biraz daha her yerde görebiliyoruz.
O kadının oyunculuğuna, gücüne, nasıl diyeyim, hayranım. Duyguları çok güçlü bir şekilde geçirebilme yeteneğine sahip ama aynı zamanda fazladan bir efor sarf etmeden bunu yapıyor. Dolayısıyla bu, seyirciye ve kameraya doğrudan geçiyor. Sanırım son dönemde en çok etkilendiğim oyunculardan biri Sandra Hüller. Onun dışında da aslında yakından tanıdığım çok fazla yetenekli oyuncu var. Sadece maalesef onları her zaman izleme olanağımız olmuyor. Şu anda ilk aklıma gelen Sandra oldu.
Tansu Sarıtaylı: Bir gün birlikte oynamayı düşündüğünüz bir oyuncu var mı? Böyle bir düşünceniz oldu mu?
Sultan Ulutaş-Alope: En son Haluk Bilginer’i, İstanbul’dayken Oyun Atölyesi’nde sahnelenen Baba oyununda izledim. Bir an hayal ettim; acaba Haluk Bilginer ile karşılıklı sahnede oynamak nasıl olurdu diye düşündüm. Açıkçası hayal ettim. Çünkü bulunduğu alanı anında dönüştüren, o alanın enerjisini anında farklılaştıran bir oyuncu. Çok usta bir oyuncu. Mesleğini bu kadar ustalıkla yapan birinin karşısında acaba var olmak nasıl olurdu diye merak ettim. Güzel bir deneyim olurdu. Nasıl olurdu bilmiyorum ama herhâlde ilginç bir deneyim olurdu diye düşünüyorum.
Tansu Sarıtaylı: Peki, Türk sinemasıyla Fransız sinemasını, veyahut da Almanya’da da oynadığınız için Alman sinemasını karşılaştırırsak; bu üç ülkenin sinemaları arasındaki gelişim farkı sizin için nedir?
Sultan Ulutaş-Alope: Ben buna biraz materyalist bir yerden bakacağım. Gelişim olarak tabii ki kültüre ayrılan bütçelerin ortaya çıkan işlerde inanılmaz bir etkisi var. Dolayısıyla Fransa ve Almanya’daki sinemaya ayrılan bütçeyle Türkiye’de sinemaya ayrılan bütçeyi mukayese etmemiz imkânsız.
Fransa’da, sizin de bildiğiniz gibi, intermittence denen bir statü var. Özellikle sanatçılar için. Devamlı bir işte çalışmadığımız zaman devletin bize bağladığı, işsizlik maaşına benzer bir destek sistemi var. Gösteri sanatları alanında çalışan insanlar için. Dolayısıyla bu, büyük bir özgürlük tanıyor.
Almanya’daki sistemi tam olarak bilmiyorum ama birkaç yapımda yer aldım. Gördüğüm kadarıyla orada da… Bu arada en son Lüksemburg ve Yunanistan ortak yapımı bir projede de yer aldım. Oradaki yapımcıların da şikâyeti vardı; “Yeterince bütçe çıkmıyor.” ya da “Bütçeler kesiliyor.” diye. Bu da dünyanın içinde bulunduğu durumla ilgili sanırım.
Ama sanatsal anlamda bence mukayese edemeyiz. Çünkü her coğrafyanın hikâyesi ayrı. Ancak benim gördüğüm kadarıyla Türkiye’de ve o coğrafyada anlatılacak çok fazla hikâye var.
Ama yine bütçe meselesi diyorum. Bütçe meselesi… Ayrıca insanların en büyük derdi hayatta kalmakken, sen nasıl filme vakit ayıracaksın, senaryonu geliştireceksin, yazarlık rezidansına gideceksin, uygun yapımcıyı bulacaksın ya da anlatmak istediğin hikâyeyi kendini otosansüre uğratmadan özgürce kâğıda dökebileceksin?
O parkur çok daha zorlu bir parkur. Ama kendi coğrafyamızda çok daha zengin hikâyelerimiz olduğuna inanıyorum. Keşke bunları anlatabilecek ve hayata geçirebilecek daha fazla imkânımız olsa.
Tansu Sarıtaylı: Bir sinema ve tiyatro oyuncusu olarak Türkiye ile Fransa arasında yaşamak sizin için bir avantaj mı, dezavantaj mı? Fransa’da yaşamanız kariyerinizi nasıl etkiledi?
Sultan Ulutaş-Alope: Yani benim kariyerim açısından soruyorsanız, tabii ki ilk başta uzaklaşmak benim için dezavantaj oldu. Çünkü şöyle bir durum da var. Türkiye’de sinema alanına ayrılan bütçeler çok daha ufak ya da sinema seyircisi maalesef daha az. Çünkü insanların da… Bedavaya televizyon izlemek varken, zaten zar zor geçinen insanlar nasıl sinemaya gitsinler? Dolayısıyla…
Ama Türkiye’de çok daha büyük bir dizi piyasası var. İnanılmaz büyük bir dizi pazarı. Bütün dünyaya gönderilen diziler var. Sanırım ben Fransa’ya geleli sekiz yıl oldu. Ben gelirken bu kadar çabuk tüketilen işler yoktu. Yani tutmayan bir dizi bile, reytingi az olan bir iş bile eskiden 20-24 bölüm devam ederdi. Şimdi çok çabuk tüketiliyor.
Bir de aynı zamanda ekonomik zorlukların getirdiği, artık üniversite okumanın maalesef çok anlam ifade etmediği bir coğrafyada ve sosyal medyanın da etkisiyle bize üstten pazarlanan bir rüya var: “Sen de ünlü olup bir dizide oynayabilir, çok büyük paralar kazanabilirsin.”
Hâlbuki benim dizilerde oynayıp ünlü olmuş ama hâlâ zar zor geçinen ya da geçinemeyen çok arkadaşım var. Televizyonda görünmek demek, hayatının garanti olması demek değil. Ama böyle pazarlanan bir dünya olduğu için oyuncu olmak isteyen çok fazla insan var piyasada. Haddinden fazla derken kimseyi küçümsemek için söylemiyorum. Sadece yeterince iş yok.
Son yıllarda çok fazla tiyatro bölümü açıldı. Dolayısıyla sen o halkanın içinden çıktığın anda, benim sekiz sene önce çıktığım gibi, yerini doldurmak için sırada bekleyen binlerce insan var.
Dolayısıyla benim için ilk başta buraya gelmek, Türkiye’deki kariyerim açısından dezavantaj oldu. Neden dezavantaj oldu? Hâlbuki aslında olmayabilirdi. Çünkü ben buraya gelirken, kendimi övmek için söylemiyorum ama, buranın en önemli okullarından birine girmeyi başarmışım. Isabelle Huppert ve Juliette Binoche’un mezun olduğu okula, Paris Konservatuvarı’na girmişim. Oradan başarıyla çıkmışım. Sonrasında kendi oyunumu yazmışım. Ödüllere aday olmuşum. Kendi tiyatromu kurmuşum.
Ama mesela bunların hiçbir değeri olmadı Türkiye’de bıraktığım kariyerim anlamında. Hiçbir yankısı olmadı. Hiçbir şekilde konuşulmadı. Hatta insanlar oyunculuğu bıraktığımı düşündüler. Önceden tanıdığım yönetmenler… Ben pandemi dönemi hariç İstanbul’a sık sık gidip geldim. Bağlarımı da koparmadım. Menajerim hep vardı. Sokakta karşılaştığım, daha önce birlikte çalıştığım sektör insanları bana, “Aa Sultan, biz oyunculuğu bıraktın diye biliyoruz.” diyorlardı.
Dolayısıyla sen gözden kaybolduğun anda aslında tamamen kayboluyormuşsun gibi oluyor. Sosyal medyanın da şu anda çok büyük etkisi var. Ben de açıkçası sosyal medyayla çok fazla ilgilenen biri değildim.
Sultan Ulutaş-Alope: Şimdi şöyle bir algı da oluştu ya; sosyal medyada eğer yayınlanmıyorsa, herhangi bir yerde senin yaptıkların konuşulmuyorsa sanki o yokmuş gibi bir algı var. Dolayısıyla benim burada yaptığım şeyler, buradaki oyunculuk kariyerime tabii ki çok büyük fayda sağladı. Kariyerimin haricinde bana insan olarak da çok büyük faydası oldu. Üstelik Fransa’da yaşayan bir göçmen olarak çok büyük zorluklar da yaşamış olmama rağmen.
Çünkü öğrencilik bittikten sonra burada gerçek hayatı deneyimlemek zorunda kalıyorsun. Eğer belli bir sermayeyle de gelmediysen… Ben geldiğimde bursumla eğitim aldım. Eğitim bittikten sonra burada da her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldım. Çünkü Türkiye’deki deneyimlerimin burada hiçbir etkisi olmadığını gördüm.
Hâlbuki ben Türkiye’den buraya geldiğimde zaten dört yıl tiyatro okumuş, yıllardır profesyonel olarak birçok yapımda yer almış, deneyimli bir oyuncuydum. Buraya geldiğimde tekrar okulda okumak istememin sebeplerinden biri de hem kendimi geliştirmek, Fransızca oyunculuğu sahnede deneyimlemek hem de Türkiye’deki deneyimlerimin buradaki deneyimlerle birleşmesi, bana yeni bir network oluşturmasıydı. Ama hiçbir şekilde bir network oluşturmadı.
Hatta şunu fark ettim. Ben buraya gelirken, birincisi beyaz olmadığımı bilmiyordum. Hani “beyaz ayrıcalığı” diye bir şey var ya… Ben öyle bir kategoride konumlandırıldığımı, Orta Doğulu kategorisinde değerlendirildiğimi bilmiyordum.
Çok akıcı bir Fransızcam olmasına rağmen, dile hâkim olmama rağmen, tezimi Fransızca yazdım, Fransızca oyunlar yazıyorum. Buna rağmen aksanım olduğu için ve görünüşümden dolayı bana ayrılmış ayrı bir kategori bile yoktu. Yok gibiydi.
Şu anda Fransa’da iyi bir menajerim var. Hatta Kamel Laâlouj’un Song of Joy adlı uzun metraj filminde yer aldım. Film, Venedik Film Festivali’nde prömiyer yaptı. Güzel ve önemli yapımlarda yer almış olmama rağmen, görünüşümün Fransızlara göre farklı olması ve Fransızca konuşurken hafif bir aksanımın bulunması insanlarda bir tereddüt oluşturuyor herhâlde.
Mesela çok yeni, daha çok yeni casting direktörleri bana Fransızca isim taşıyan roller için seçme daveti göndermeye başladılar. Ama bu çok yeni. Genelde İngilizce ve Türkçe roller geldiğinde çok daha önemli yapımlarda ve önemli rollerde görüşmelere gidiyorum. Ama Fransızca olduğunda genellikle bir cümlelik, iki cümlelik roller oluyor.
Çünkü piyasada şöyle bir algı var. Artık burada birçok casting direktörüyle tanıştığım için bunu söyleyebiliyorum. Herkes için genelleme yapmak istemem ama yine de söylemiş olayım. Sen farklı göründüğün ya da farklı duyulduğun için sanki bir garsonu ya da bir doktoru oynayamazmışsın gibi düşünülüyor. Sanki bunun arkasında bunu açıklayacak bir hikâyenin olması gerekiyormuş gibi. Yani “Bu karakter neden farklı?” sorusunun cevaplanması bekleniyor.
Ama mesela tiyatro sahnesinde durum böyle değil. Tiyatroda kendimi çok daha özgür hissediyorum. Ekranda, özellikle televizyonda ise maalesef Fransa’da böyle bir durum var.
Türkiye’de de bir süre açıkçası haftalık dizilerde oynamak istemedim. Hem buradaki işlerime yoğunlaşmak istedim. Zaten buradaki tiyatro çalışmalarım çok yoğundu. Ama şimdi yavaş yavaş, Türkiye’de de iyi bir proje olursa neden olmasın diye düşünüyorum.
Hem ülkemi özlüyorum açıkçası. Hem de ilk öğrendiğim dil olan Türkçede de bir şeyler yapmak istiyorum. Oyunculuk benim mesleğim. Ama mesleğimin haricinde, sadece para kazanmak için yaptığım bir iş değil. Aynı zamanda benim için bir tutku. Dolayısıyla ben bu mesleği hangi coğrafyada yapabiliyorsam, inandığım bir projede neden olmasın diye düşünüyorum. Şu an buna biraz daha açığım. Ama bıraktığın bir yere geri dönmek de her zaman çok kolay olmayabiliyor.
Tansu Sarıtaylı: Senaryo yazıyorsunuz, oyun yazıyorsunuz. Peki, bunda zorlanıyor musunuz? Yapay zekânın size meslek olarak, senaryo yazımında bir etkisi olur mu?
Sultan Ulutaş-Alope: Senaryo yazımında açıkçası, dürüst olayım, motivasyon mektubu yazarken mesela önceden eşim Fransız olduğu için hep eşime okutuyordum. Çünkü bir iş başvurusu yapacağınız zaman o motivasyon mektupları… Her zaman sayfalarca başvuru dosyası istiyorlar. O başvuru dosyalarını hazırlarken Fransızca hata yapma gibi bir lüksünüz yok.
Ben oyun yazarken, mesela ilk yazdığım oyunda da Fransa’ya yeni taşınmış göçmen bir kadının diliyle yazmıştım. Bu ikinci senaryosunu yazdığım oyunda da yine göçmen işçiler var. Ama yine de herkesin dil seviyesi farklı. Fransızcayı otuz yıl önce öğrenmiş biriyle Fransızcayı iki senedir konuşan Rus birisi aynı hataları yapmıyor. Farklı ana dillere sahip insanlar da aynı hataları yapmıyorlar. Dolayısıyla ikinci oyun için böyle bir dramatürjik çalışma yapmam gerekti.
Ama orada da şansım yaver gitti. Zaten birlikte çalıştığım ekibimiz şu an tamam. Birlikte çalıştığım oyunculardan her zaman destek aldım. “Sen bu cümleyi nasıl söylerdin?” diye sordum. Dolayısıyla benim için yazarlık, yazdığım anda donmuş kalmış, kutsal bir metin değil. Provaya başladığımız anda ya da oyunu hayata geçirmeye başladığımız anda bazı cümleler değişebiliyor. Buna güveniyorum; birlikte çalıştığım oyunculara güveniyorum. Ben de kendi yazdığım metni, kendi oyunumu sahnede oynarken bazı cümlelerin işlemediğini fark edip “Bunu böyle söyleyebilirim.” diyerek değiştirebiliyordum.
Ama yapay zekâ konusuna gelirsek… O motivasyon mektuplarını kendim yazıyorum. Ama sonrasında “Acaba gramer hatası var mı?” diye kontrol ettirmek için yapay zekâdan faydalanıyorum. Açıkçası böyle bir durum var.
Gerçekten dışarıdan göründüğü gibi değil. Herkes oyuncu olmak ister ama herkes olamaz. Tabii bir yandan da herkes olabilir gibi. Çünkü bu biraz da piyasada ne yapmak istediğinize bağlı.
Ben kendi deneyimimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim. Karamsar bir tablo çizmek istemiyorum ama her zaman yaptığım işin eğitimini almanın çok önemli olduğunu düşünürüm. Gerçi şöyle de olabilirdi; ben ilk dizilerde oynamaya başladığımda tiyatro okumayıp kendimi başka şekillerde de geliştirebilirdim. Belki özel ders alırdım. Kendini geliştirmenin başka yolları da var.
Ama piyasanın gerçeklerine baktığımda bazı projelerde maalesef oyuncuların takipçi sayılarına göre seçildiğini de biliyorum. Kimseye “Takipçi kastı” demek istemiyorum ama bunu da görünce şunu söylemek istiyorum: Sadece influencer olmaya odaklanın demiyorum. Ama sosyal medyanın gücü artık yadsınamaz. Zaten influencerlık yapan insanlar da yavaş yavaş oyunculuk yapmak istiyor. Ya da daha kalıcı işler yapmak istiyor. İnfluencerlık da zamanla internetten bir şeyler satmaya, bir şeyler pazarlamaya dönüşüyor.
Herkes oyuncu olmak istiyor diye bir şey yok ama o vitrini nasıl kullanacağın sana bağlı. Ben mesela sosyal medyamı önceden ailemin ve arkadaşlarımın olduğu bir yer olarak görüyordum. “Ben niye böyle bir fotoğraf paylaşayım ki?” diye düşünüyordum. “Teyzem görecek.” diyordum. Sonra bir şeyi fark ettim. Daha yeni fark ettim. Benim Instagram hesabım şu an oyunculuk kartvizitim gibi bir şey. Buna biraz daha iş insanı gözüyle bakmak gerekiyor.
Eğitim kısmı da böyle aslında. Sen işini ne kadar ciddiye alıyorsan o kadar emek veriyorsun. Tiyatro okumak istiyorsan ve okuyabiliyorsan… Şimdi fark ettiğim kadarıyla benim tiyatro okuyabilmiş olmam da bir lükstü. Ben dört yılımı buna ayırdım ama aynı zamanda o dönemde karşıma okurken çalışabileceğim projeler çıktı. Ben çalışmasaydım zaten okuyamazdım. Yüzde yüz burslu olmama rağmen çalışmam gerekiyordu.
Dolayısıyla zor durumda olup ailesine bakmak zorunda kalan, okula gidememiş, eğitim alamamış insanlar da olabilir. Ama benim tavsiyem her zaman, çok klasik olacak belki ama, kendi hissini dinlemek olabilir. Çünkü gerçekten bazen neyin hangi kapıyı açacağını, hangi emekle, hangi tohumun sana nasıl bir fidan olarak döneceğini her zaman bilemiyorsun.
Ama eğer sevdiğin, inandığın ve güvendiğin bir iş varsa; iç sesin de sana bunun doğru yol olduğunu söylüyorsa, sadece korkularla hareket etmekten bahsetmiyorum, gerçekten doğru yol olduğunu hissediyorsan buna emek vermekte fayda olduğunu düşünüyorum. İnsan emeklerinin karşılığını bir gün alabilir diye hâlâ inanmak istiyorum. Bunu da olumlu bir şekilde bitireyim.
Şunu da eklemek istiyorum. Aynı zamanda maalesef piyasa koşulları her zaman iyi olmayabiliyor. Benim tanıdığım en yetenekli oyunculardan biri, aynı zamanda sınıf arkadaşımdı. Maalesef onu kaybettik. Tanıdığım en yetenekli oyunculardan biriydi. Ancak çalışamadı. Piyasada kendine yeterince yer bulamadı. Yeterince değer görmedi. Tek sebep de bu değildi tabii ki. Ama o kadar çok yetenekli insanımız var ki… Buna rağmen her zaman görülemiyorlar, duyulamıyorlar. Böyle bir gerçek de var.
Bütün bu gerçeklerle ilerleyeceksek, bütün bu korkulara rağmen, o korkuları da sırtımıza alıp emek vereceksek ve inanıyorsak, devam etmeliyiz diye düşünüyorum.
Tansu Sarıtaylı: Peki Sultan Hanım, çok teşekkür ederim. Gelecek yıllarda başarılarınızın devamını dileriz.
Sultan Ulutaş-Alope: Ben teşekkür ederim. Sağ olun.

Kategori

Yorumunuzu Ekleyin

E-mail adresiniz yayınlanmayacak.