Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden Yazar ve Oyuncu Sedef Ecer

13
11 Temmuz 2026 tarihinde Tansu Sarıtaylı tarafından eklendi

Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden, roman, oyun ve senaryo yazarlığının yanı sıra çeşitli film ve tiyatro oyunlarında rol almış Sedef Ecer ile birlikteyiz. Kendisi bize çalışmaları hakkında detaylı bilgiler verdi. İsterseniz açıklamalarını birlikte izleyelim.

Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden, roman, oyun ve senaryo yazarlığının yanı sıra çeşitli film ve tiyatro oyunlarında rol almış Sedef Ecer’le birlikteyiz. Kendisi bize çalışmaları hakkında bilgi verecek.

Tansu Sarıtaylı: Sedef Hanım, kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Sedef Ecer: Eyvah! En korktuğum soru… Hikayemin Yeşilçam’da başladığını söyleyebilirim. Daha 3 yaşındayken film çevirmeye başladım. 3 ila 10 yaşlarım arasında çocuk yıldız olarak rol aldığım 25 uzun metraj film var. Dolayısıyla bu durum, benim kurmacayla, sinemayla, tiyatro sanatıyla, yazıyla ve oyunculukla olan ilişkimi en baştan şekillendiren unsur oldu.

Ardından Galatasaray Lisesi yıllarında Fransızca öğrenmem, hayatımdaki ikinci önemli adım diyebilirim. Sonrasında Boğaziçi Üniversitesi’nde kısa bir dönem eğitim gördüm. Daha sonra burada Edebiyat Fakültesi ile ardından, Fransız Ulusal Yüksek Drama Sanatları Konservatuvarı’nda, yabancı sanatçılar için düzenlenen kısa dönemli bir programda okudum.

Ardından hem burada hem de Türkiye’de filmlerde oynayarak, yazarak, oyunlar kaleme alarak, oyunlar sahneye koyarak ve kitaplar yazarak hikaye anlatmayı sürdürdüm. Ancak son 25 yıldır tamamen Fransızca üretiyorum. Türkçe metinlerim, yalnızca Fransızca metinlerimin Türkçeye çevrilmiş hâli oluyor ve bazen bu çevirileri ben yapmıyorum. Bu yüzden artık asıl ve temel yazı dilim Fransızca.

Tansu Sarıtaylı: Uzun yıllardır Paris’te yaşıyor, üretimlerinizi burada sürdürüyorsunuz. Fransa’ya geliş hikâyeniz nasıl başladı? Bugün geriye dönüp baktığınızda bu karar hayatınızı nasıl değiştirdi?

Sedef Ecer: Özellikle aşağı yukarı 25 yıldır üretimlerimi Fransızca yaptığım için artık kendimi tamamen Frankofon bir yazar olarak hissediyorum. Elbette burada yaşamak hayatımı çok değiştirdi. Türkiye’de kalsaydım, bugün belki farklı mecralarda çalışıyor olurdum. O dönemde birlikte başladığımız arkadaşlarımın çoğu televizyona yöneldi. Belki ben de Türk televizyonlarına yönelmiş olabilirdim.

Diziler, ne olursa olsun, tiyatro yapan sanatçıların hayatlarını idame ettirmelerine katkı sağlıyor. Burada ise dizi yapmak veya televizyona çalışmak zorunda kalmadım diyeyim. Gerçi televizyon da yazarlar için güzel bir mecra ama benim üretimlerim daha çok sahnede devam etti.

Özellikle oyunlarım… Her yıl en az üç ya da dört oyunum sahneleniyor. Oyunlarım yaklaşık on dile çevrildi. Geçen yıl sahnelendiği ülkeler arasında Amerika Birleşik Devletleri de vardı. Pitsburg’daki Carnegie Tiyatrosu’nda bu yıl sahnelendi. Fransa dışında bu yıl Türkiye’de de bir oyunum sahnelendi.

Önümüzdeki sezon, eğer savaş izin verirse, First Lady adlı oyunum Beyrut’ta sahnelenecek. Uzun süredir hazırlıkları yapılıyordu ama şu anda Beyrut’ta her şey belirsiz. Almanya’da oyunlarım çok oynandı, Amerika’da üç ya da dört kez sahnelendi. Bunun dışında Fransa’da da her yıl en az iki ya da üç, bazen de dört ya da beş oyunum sahneleniyor.

Tansu Sarıtaylı: Siz roman, tiyatro oyunu ve senaryo yazarı olmanın yanı sıra oyuncusunuz. Kendinizi en çok hangi kimliğinizle tanımlıyorsunuz? Yoksa bu alanların birbirini tamamladığını mı düşünüyorsunuz?

Sedef Ecer: Bu alanlar birbirini tamamlıyor mu bilmiyorum ama beni tamamlıyorlar. Mesela tiyatro için çalıştığımda önce yalnız geçen bir dönem oluyor. O dönemde oyunu yazıyorsunuz. Sonra tiyatro grubu, topluluk, yani trup geliyor. Ardından hep birlikte kolektif bir çalışma başlıyor. Ben o kolektif çalışma dönemini çok seviyorum.

Radyo için de çok yazdım. France Culture ve RFI gibi devletin kültür yayıncılığı yapan önemli radyolarıyla çalışmalar yaptım. Fransız televizyonu için televizyon filmi yazdım ama tercih etmiyorum. Burada da, Türkiye’de de olduğu gibi, işin içine televizyon ve büyük bütçeler girince yazarın ve metnin önemi oldukça küçülüyor. Oysa tiyatroda yazara ve kelimelerine büyük bir saygı var, virgül değiştirmek için izin istiyorlar.

Kitap yazmak, roman yazmak ise bambaşka bir hikâye. Çünkü onun macerası çok yalnız geçiyor. Sadece editörünüzle bir alışverişiniz oluyor. Ama onu da çok seviyorum. Çünkü sonunda hiç yoktan, okurla baş başa kalan bir eser ortaya çıkıyor.Yani tiyatro olsun, radyo, televizyon, sinema ya da kitap yazarlığı olsun; hepsi benim için çok değerli.

Yönetmenlik yapmayı da çok seviyorum ama buna her zaman imkânım olmuyor. Bir de bu ara hem yazdığım hem oynadığım bir oyun var, Paris İstanbul, dernier appel. Fransızca adı Türkçeye “İstanbul İçin Son Çağrı” olarak çevrilebilir. Bu oyunda sahne üzerindeyim ve bu da beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü sürekli bir beyin olarak çalıştıktan sonra, bir beden olarak çalışmak da çok güzel. Şarkı söylemek, sahnede hareket etmek, dans etmek, sesini duyurmak, ışığı almak… Bunları da seviyorum. Ama en çok sevdiğim iş yazmak.

Tansu Sarıtaylı: Eserlerinizi hem Türkçe hem de Fransızca kaleme alıyorsunuz. İki dilde yazmak, aynı hikâyeyi farklı kültürlerin bakış açısıyla yeniden kurmayı gerektiriyor mu?

Sedef Ecer: Aslında artık daha çok Fransızcadan Türkçeye başkalarının çevirdiği hikâyelerle uğraşıyorum. Önce Fransızca yazıyorum. Ana dilimin dışında bir dilde yazmak, yazdığım hikâyeyle arama belli bir mesafe koyuyor. Başka bir dil, başka bir yaratma alanı açıyor.

O metinlerin Türkçe çevirileri gerektiğinde, ister oyun ister roman olsun, onları yeniden Türkçe kurgulamak benim için çok zor oluyor. Yeniden yazmak, kendi sesime sadık kalmama ihtimalim var. Oysa bir çevirmen metne sadık kalmak zorunda, daha objektif çalışıyor.

Son olarak Türkiye’nin en iyi çevirmenlerinden Ebru Erbaş’la çalıştık. Jean-Claude Lattès Yayınevi’nden yayımlanan Trésor National (Milli Servet) adlı romanımı, ki sahne uyarlaması da yapıldı, Ebru Erbaş çevirdi ve Everest Yayınları tarafından yayımlandı.
Bundan sonraki eserler için bilemiyorum. Sanırım artık onları Türkçeye kendim çevirmem zor. Eğer yeniden Türkçe yazacak olursam, en baştan, sıfırdan yeni bir eser yazarım diye düşünüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Fransız okuyucusu ve seyircisiyle Türk okuyucusu ve seyircisi arasında, sanat eserlerine yaklaşım bakımından gözlemlediğiniz en belirgin farklar nelerdir?

Sedef Ecer: Aslında seyirci, birey olarak her yerde seyircidir. Sonuçta Antik Yunan’dan beri aynı duygular üzerinde çalışıyoruz. Aşk, kin, nefret, düşmanlık, sevgi, iktidar… Hep aynı duyguları malzeme olarak kullanıyoruz. Dolayısıyla seyirciler arasında çok büyük bir fark görmüyorum.

Ama işleri mecraya dökme, sahneye çıkarma konusunda Fransa’da çok farklı imkânlar vardı. Türkiye’de insanlar mesela çok çabuk heyecanlanıyor, çok çabuk imkân bulunuyor. Bazen altı ay içinde bir proje sıfırdan var edilebiliyor. Burada ise her şeyi üç ya da dört yıl önceden planlamak gerekiyor. Tiyatrolar programlarını çok önceden hazırlıyorlar. Belki bu bakımdan çok büyük bir fark görüyorum.

Fakat şu anda Fransa’da da kültür sektörü büyük bir darbe almak üzere. O yüzden burada da artık başımızın çaresine bakacağımız bir sisteme doğru gidiyoruz gibi geliyor bana.
Bunun dışında, benim yazdığım hikâyeler açısından Türk seyirci ve okurla Fransız seyirci ve okur arasında bir farktan söz edebilirim. Benim hikâyelerim genellikle Türk ya da Doğulu bir damardan beslendiği için Türkçeye çevrildiğinde bazı bölümler fazla kalıyor. Fransa’da bir oyunda iki üç cümleyle Fransız seyirciye ya da okura anlatmam gereken bir şeyi, Türk seyirciye götürdüğümüzde o bölümleri çıkarıyoruz. Çünkü buna gerek kalmıyor. Türk okur ya da seyirci zaten onu hissediyor ve biliyor. Tekrar gibi oluyor.

Tansu Sarıtaylı: Yazdığınız oyunlarda ve romanlarda sizi en çok besleyen tema nedir? İnsan hikâyeleri mi, göç olgusu mu, kadın kimliği mi, yoksa başka bir mesele mi?

Sedef Ecer: Aslında her seferinde aklıma ilk gelen karakterler oluyor. Bazen bir durum, bazen bir imge geliyor ama genellikle önce bir karakter yaratıyorum, sonra da onun peşine takılıp gidiyorum. O karakter beni nereye götürürse oraya gidiyorum.
Bana ilham veren, benim ilhamımla oluşan karakterlerin hepsi güçlü kadın figürleri oldu. Göçmen bir kadın olabilir, televizyon yıldızı olabilir, bir First Lady olabilir, hatta bir diktatör kadın olabilir. Gücünü kanıtlamaya çalışan bir televizyon yıldızı karakteri olabilir. En son bir Yeşilçam divası üzerine çalıştım. Yönetmen çok başarılı bir şekilde sahneledi. Fransa’nın en önemli tiyatrosu Comédie-Française’in oyuncuları iki başrolü canlandırdı. Sanıyorum güçlü kadın figürleri beni en çok etkileyen ve bana ilham vermeye devam eden karakterler oluyor.

Tansu Sarıtaylı: Oyunculuk ile yazarlık arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Oyuncu kimliğiniz yazdığınız karakterleri, yazar kimliğiniz ise oyunculuğunuzu nasıl etkiliyor?

Sedef Ecer: Aslında yazı yazarken kendimi hiç o şekilde düşünmüyorum. İki ayrı şapka var. Yazar şapkasını taktığımda “Ben bu rolü oynayacak mıyım?” diye düşünmüyorum. Ama bütün karakterleri yüksek sesle okuyup, kulağa müzikal geliyor mu, müzikalitesi ve tonalitesi nasıl diye mutlaka test ediyorum. Belki oyunculuğumun yazarlığıma katkısı burada. Karakterleri içeriden hissedebilme ihtimalim var.

Yazarlığımın oyunculuğuma etkisi ise aslında biraz kötü bir etki. Çok kılı kırk yarıyorum. Başkalarının yazdığı karakterleri oynayacaksam, “Bu kelime böyle olmamış, şurayı değiştirebilir miyim?” diye yazarlarla ve yönetmenlerle sürekli bir tartışmanın içine giriyorum. Hem kendi karakterimin bulunduğu yerden bakıyorum hem de büyük resmi görmeye çalışıyorum. Bütün filmde bu karakterin yeri, dengesi gibi konular üzerine düşünüyorum.

Ama ikisi birbirini muhakkak besliyor. Yönetmenlik de ayrıca ikisini birden besliyor. Çünkü yönetmenlik zaten yazarlıkla oyunculuk arasında duran bir fonksiyon. O yüzden o da ayrıca etkiliyor. Şöyle diyeyim; bunu bir sorumluluk olarak görmek istemiyorum. Sonuçta oyunlarım beğeniliyor diye kendimi daha fazla sorumlu hissedip üzerimde baskı oluşturmak istemiyorum. Kendimi bir çerçevenin içine sokmak istemiyorum. Çünkü yaratıcılık özgürce yapılan bir şey.

Belki bir sonraki işimi daha kolay sahneye koyabileceğime dair içimde bir rahatlama oluşuyor olabilir. Bir de sanat her zaman büyük kuşkular yaratan bir alan. Yazdığınız her satırda “Acaba çok kötü mü yazdım?”, sahneye koyduğunuz her sahnede “Acaba kötü bir şey mi yapıyorum?” diye kendinizle kavga ettiğiniz, tartıştığınız dönemler oluyor.
Belki böyle zamanlarda bir başarı geldiğinde, “Demek ki o kadar da kötü değilim. Hemen bugün bu işi bırakıp yarın çiçek satmaya ya da bakkallık yapmaya başlamama gerek yok.” diyerek kendimi rahatlatıyorum.

Ama kuşku, zorluklarla savaşmak ve her projeye sıfırdan başlamak sanıyorum hepimizin doğasında var. Özellikle yaratıcı insanların doğasında sürekli şu soru var: “Yaptığım iş doğru mu, yanlış mı?” Kitap okurun eline geçene ya da eser sahneye çıkana kadar bu sorular zihnimizde yaşamaya devam ediyor.

Tansu Sarıtaylı: Fransa’da yaşayan bir Türk sanatçı olarak iki kültür arasında köprü kurduğunuzu düşünüyor musunuz? Sanatın kültürlerarası diyaloğa katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sedef Ecer: Tabii ki. İki dilli bir sanatçı olunca ister istemez bir köprü kuruluyor. “Köprü kuruyorum.” demek belki biraz kendini beğenmiş bir ifade olabilir ama şöyle söyleyeyim… Ben Fransızca yazan Frankofon bir yazar olarak dünyanın birçok ülkesine davet edildim. Yeni Zelanda’dan Martinik’e kadar çok uzak yerlere gittim. Réunion Adası’nda turne yaptım. Bunun yanı sıra daha yakın ülkelerde de bulundum. Mağrip ülkelerine defalarca, örneğin Fas’a dört ya da beş kez yazar olarak gittim. Tunus’ta bulundum. Avrupa’da ve Amerika’da oyunlarım çok sahnelendi. Almanya’da da birçok kez oynandı.

Siz oraya Türkiye’de doğmuş bir yazar olarak gittiğinizde bir hikâye anlatıyorsunuz. Ne kadar Frankofon olursanız olun, ne kadar Fransızca yazıyor olursanız olun, size mutlaka Türkiye ile ilgili bir soru soruluyor. Çünkü Türkiye’de doğmuş olmanız, Türk kimliğiniz ve İstanbullu olmanız öne çıkıyor. Ben kendimi hâlâ çok İstanbullu hissediyorum. Parisli hissettiğimden daha fazla. Oysa yaklaşık kırk yıldır Paris’te yaşıyorum. İstanbul’da yirmi yıl yaşadım. Buna rağmen hâlâ kendimi çok İstanbullu hissediyorum.

Bu tip sorulara cevap verdiğinizde ister istemez bir köprü kuruluyor. Çift kültürlü ya da çok kültürlü sanatçıların dünyadaki dolaşımının insanlığa iyi gelip gelmediğini sorarsanız, evet, iyi geliyor. Çünkü dünyanın çok uzak bir köşesindeki bir karaktere kendinizi yakın hissedebiliyorsunuz. Hiç Peru’ya gitmemiş biri bir İnka karakterinden etkilenebiliyor. Hiç Yeni Zelanda’ya gitmemiş biri, on dokuz bin kilometre uzaktaki bir Maori karakterinden etkilenebiliyor.

Bunu sağlayan tek şey hikâyeler. Politikacıların yaptığı konuşmalar belki beyninize dokunuyor ama kalbinize dokunmuyor. Kalbinize dokunan şey filmler, kitaplar ve tiyatro oyunları oluyor. Dolayısıyla bunun bir parçası olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

Tansu Sarıtaylı: Sanat yaşamınız boyunca sizi en çok etkileyen dönüm noktası olarak gördüğünüz bir olay ya da eser oldu mu?

Sedef Ecer: Çocukluğumda ve ergenliğimde çok tiyatro sahnesine çıktım, filmlerde oynadım. Dolayısıyla çocukluğumdan beri sahneyle, hikayeyle çok güçlü bir ilişkim vardı. Ama 12 yaşındayken Kenter Tiyatrosu’nda bir Çehov oyunu izledim. Onu izledikten sonra, o güne kadar yaptığım oyunculuğun nereye gidebileceğini ilk kez gördüm. “Ben bu işi yapmak istiyorum.” Dedim, Çehov gibi karakterler yazmak istiyorum diye düşündüm.
Ardından da Çehov hayatımda çok önemli bir yazar oldu. Neredeyse her hikâyemde Çehov’un o sıkılan kadınlarından, atmosferinden ve dünyasından bir şeyler yakalamaya çalışmışımdır.

Kendim de bu metinleri konservatuvarda didikleme şansı buldum. Kendi tiyatro öğrencilerimle de üzerinde çalıştım. Şu anda benim oyunlarım da konservatuvarlarda çalışılıyor. Ayrıca metinlerim, konservatuvarların giriş sınavlarında seçtiği elli yazar arasında yer alıyor. Bu elli yazar arasında dünyanın her yerinden çağdaş tiyatro yazarları bulunuyor. Dolayısıyla onların arasında yer alıyor olmamda, oyunlarımdaki Çehov izlerinin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bunun da tamamen o dönemde Kenter Tiyatrosu’nun üzerimde bıraktığı büyüden kaynaklandığına eminim.

Tansu Sarıtaylı: Günümüzde dijital platformlar tiyatrodan sinemaya kadar sanat dünyasını önemli ölçüde değiştirdi. Sizce bu değişim sanat üretimini olumlu mu etkiliyor, yoksa geleneksel sanat anlayışını zayıflatıyor mu?

Sedef Ecer: Buna karşı durmanın bir anlamı yok. Çünkü dünya o yöne doğru evriliyor. Yapılması gereken, mümkün olduğu kadar bu gelişmeleri işlerimize entegre etmek; eğer bunu yapmayacaksak ve bunları bir tehdit olarak görüyorsak da olumsuz taraflarına karşı mücadele etmek. Dolayısıyla “Ben eski ifade biçimlerini seviyorum, bunlara hiç dokunmayacağım.” deyip küsmek ya da uzak durmak çözüm değil. Yeni yöntemler geliştirmek gerekiyor.

Biz mesela yazarlar olarak bir araya geliyoruz. Bunun kötü kullanımına karşı nasıl durabiliriz, nasıl direnebiliriz diye konuşuyoruz. Çünkü karşımızda dünyanın en büyük şirketleri var. Bizler ise kendi köşesinde üretim yapan küçük zanaatkârlarız. Bence yazarlığın da, yönetmenliğin de zanaat tarafı çok önemli.

Ben yıllar önce, video, imaj ve görsel kullanımının sahnede henüz çok yaygın olmadığı dönemlerde bile bunları sahne düzenime nasıl entegre edebilirim diye çalışmalar yapmıştım. Yani bu teknolojiler daha ilk ortaya çıktığında bile onları sahneye nasıl uyarlayabileceğimi düşünmeye başlayan insanlardan biriydim.

Ama mesela şunu asla yapmam: “Ben bu paragrafı ya da romanımın, oyunumun şu bölümünü yazamadım. Hadi bunu yapay zekâya yazdırayım, olduğu gibi alıp kullanayım.” Böyle bir yaklaşımı ve bunu belirtmeden kullanmayı, yani işin sahtekârlık kısmını etik olarak hiçbir şekilde onaylamıyorum. Ama madem yapay zekâ burada ve madem bizim emeğimizden öğrenerek, hatta çalarak yeni anlatım biçimleri oluşturmaya çalışıyor, o zaman ben de onun işimin içine nasıl eklemlenebileceğini anlamaya çalışırım. Bütün yazar arkadaşlarım ve yönetmen arkadaşlarım gibi.

Oyuncular için de çok büyük bir tehlike söz konusu. Mesela dublaj yapan arkadaşlarım var. Artık onların sesleri izinsiz kullanılacak ve belki de dublaj sanatçılarına ihtiyaç kalmayacak. Bütün bunlar elbette korkutucu gelişmeler ama teknolojiden korkmakla bir şey değişmiyor. Yolumuza devam edeceğiz. Bakacağız, nasıl evriliyor, nereye gidiyor. Bu yalnızca bizim mesleğimiz için değil, birçok meslek için de geçerli. Bunu kendi çocuklarımda da görüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Bir oyunu ya da romanı yazmaya başlarken önce karakterler mi zihninizde oluşuyor, yoksa anlatmak istediğiniz fikir mi sizi yazmaya yönlendiriyor?

Sedef Ecer: Bir karakterin yapısını kurduktan ve o karakter kafamda netleştikten sonra, genellikle ilk yaptığım planlara sadık kalamıyorum. Ondan sonra karakter beni nereye götürürse oraya gidiyorum. Gerçekten de o karakterin kim olduğunu çok iyi bilmem gerekiyor. Kaç yılında doğmuş, neler yaşamış… Bunları hikâyede anlatmasam bile bilmeliyim. Hemingway’in “buzdağı” benzetmesinde söylediği gibi, görünen kısmın çok daha fazlasını benim biliyor olmam gerekiyor ki okura yalnızca gerekli olan kısmı aktarabileyim.

Dolayısıyla hikâyenin temelini mümkün olduğunca sağlam kuruyorum. Ama sonra yüzlerce sayfayı çöpe attığım da oluyor. Çünkü çok fazla müsvedde yazıyorum. Ardından tekrar tekrar üzerinden geçiyorum. Benim bir şansım da hep iyi yönetmenlerle, iyi oyuncularla çalışmış olmam. Yayınevlerim de çok güçlü. Stock ve Jean-Claude Lattès, Fransa’nın köklü yayınevleri. Bunu özellikle söylüyorum. Çünkü artık herkes kitap yayımlayabiliyor. Benim çalıştığım yayınevlerinin köklü kurumlar olması nedeniyle önemli editörlerle çalışma fırsatım oluyor.

Onlar da bazen “Şu bölüm biraz zayıf kalmış.”, “Bu karakteri biraz daha öne çıkarsan.”, “Üçüncü bölümü başa alsan.” gibi geri dönüşlerde bulunuyorlar. Bu da yazdığım metni güçlendiriyor. Dolayısıyla ben yapılan her işi bir ekip çalışması olarak görüyorum. Ortaya çıkan her eserin arkasında mutlaka bir ekip emeği olduğuna inanıyorum.

Tansu Sarıtaylı: Fransa’da sanat üretmek isteyen genç Türk sanatçılarına hangi konularda tavsiyelerde bulunursunuz? Sizce uluslararası alanda başarılı olmanın temel şartları nelerdir?

Sedef Ecer: Öyle bir formül var mı bilmiyorum. “Şöyle yapılırsa başarılı olunur.” diyebileceğim bir reçete yok. Ama emin olduğum bir şey var; o da çok çalışmak.
Eğer yazarlıksa çok okumak, oyun yazarlığıysa çok tiyatroya gitmek, sinema, radyo ya da televizyon yazarlığı yapmak istiyorsanız mümkün olduğu kadar çok film izlemek gerekiyor. Sonuçta gözünü, kulağını ve kalbini eğitmek; büyük yazarlardan bir şeyler öğrenmek önemli.

Ben bu işi yapmaya başlamadan önce de çok okurdum. Hâlâ da çok okurum. Nasıl denir… Obez bir okurum. Sürekli bir şeyler okuyorum. Çocukluğumdan beri elimde mutlaka okuduğum bir kitap vardır. Sanıyorum bugün telefona harcanan zamanın büyük bir kısmı, kısa kısa hikâyelerle, küçük uygulamalarla ve dikkatimizi sürekli bölen bilgi yığınlarıyla geçiyor. Oysa uzun soluklu bir roman okumanın ya da gidip bir buçuk saatlik bir tiyatro oyunu izlemenin insanı götürdüğü yer bambaşka.

Belki gençlere verebileceğim en önemli tavsiye budur. Gerçekten okumak, tiyatroya gitmek ve kendini beslemek.Bunun dışında pek bir formülü olduğunu zannetmiyorum. Çalışmak, çalışmak, çalışmak… Ve vazgeçmemek. Çünkü başarılı olan insanların ortak özelliği, vazgeçmemiş olmalarıdır.

Tansu Sarıtaylı: Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz çalışmalar arasında sizi en çok heyecanlandıran veya manevi açıdan en fazla iz bırakan eseriniz hangisi oldu? Bunun sizin için özel bir nedeni var mı?

Sedef Ecer: Her seferinde, “En son yaptığım iş beni en çok etkileyen iş.” diyorum. Aylarca, bazen yıllarca bir eser üzerinde çalıştıktan sonra onun sahneye çıkması ya da kitap olarak elinize gelmesi her zaman bende çok büyük bir duygusallık yaratıyor. Her seferinde gözlerim doluyor. “Ben bunu aylarca tek başıma yazdım. Şimdi oyuncular buna ses veriyor, kalp veriyor, ruh veriyor.” diye düşünüyorum. Bu gerçekten çok heyecan verici bir duygu.

Belki iki eser söyleyebilirim. İlki, À la périphérie, Türkçede Kenardakiler adıyla birkaç kez sahnelenen oyunum. Sanırım şu anda genç bir amatör topluluk tarafından da İstanbul’da oynanmaya devam ediyor. Bu oyun önce Fransızca sahnelendi ve ardından ilk kez gerçekten geniş bir izleyici kitlesine ulaştı ve bana önemli geri dönüşler sağladı. Hem ödüller aldı hem birçok sahnede oynandı, birçok dile çevrildi. Almanya’da üç, Amerika’da iki farklı prodüksiyonu yapıldı. İtalya’da sahnelendi. Türkiye’de ve Fransa’da oynandı. Ayrıca konservatuvarlarda da çalışıldı.

Benim için ilk kez gerçekten “Ben bir oyun yazarıyım.” dediğim dönem belki de oydu. Ondan önce de yazdığım metinler vardı ama o oyun benim için ayrı bir yere sahip.
İkincisi ise üç dört yıl önce yayımlanan Trésor National (Milli Servet) adlı romanım. Onun da benim için ayrı bir önemi var. Çünkü çocukluğumdan izler taşıyor. Romanın çok güzel bir yolculuğu oldu. Önce Jean-Claude Lattès Yayınevi’nden yayımlandı. Ardından cep boy baskısı çıktı. Fransa’da cep boy baskılar, uzun ömürlü olacağı düşünülen eserler için yapılan önemli bir yayındır.

Daha sonra Almanya’da güzel bir baskısı yapıldı. Türkiye’de Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Ben birkaç yıl boyunca, Gülay Hacer Toruk ile romanın müzikli okumasını festivallerde sundum. Ardından eser, altı oyunculu çok güzel bir prodüksiyon olarak sahneye uyarlandı. Kostümleri, dekoru, videoları ve müzikleriyle gerçekten çok etkileyici bir yapım oldu. Geçen yıl Avignon Festivali’nde sahnelendi. Avignon Festivali’nde her yıl yaklaşık bin yedi yüz oyun sahneleniyor. Bu yapım da Le Parisien gazetesinin seçtiği yirmi oyun arasında yer aldı. O yüzden o eserle ilgili çok güzel ve çok duygusal anılarım var.

Tabii diğer oyunlarım arasında da beni çok heyecanlandıran birçok çalışma oldu. Mesela Théâtre du Peuple gibi efsanevi bir tiyatro tarafından seçilmiş olmam, Alliance Française tarafından tüm zamanların çift kültürlü yüz yazarı arasında gösterilmem ve bunun bir sergi olarak farklı yerlerde dolaştırılması benim için çok önemli anılardı.
Hayatımda bunun gibi birçok değerli ve unutulmaz an var. Ama bugün sorsanız, sanırım Trésor National (Milli Servet) benim için en özel eserlerden biri diyebilirim.

Tansu Sarıtaylı: Türkiye ile bağlarınızı nasıl koruyorsunuz? Türk edebiyatını, tiyatrosunu ve sinemasını bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sedef Ecer: Türkiye ile bağım hiç kopmadı. Daha önce de söylediğim gibi yaklaşık 40 yıldır Fransa’da yaşıyorum. Buna rağmen Türkiye ile bağım hiç kopmadı.Hep çok kalpten, çok içten ve çok özel bir damardan Türkiye’den beslendiğimi söyleyebilirim. Bir de orada çok sevdiğim insanların olması, zaman zaman çalışmak için gitmem, oradaki sanatçılarla ilişkimi hiç koparmamış olmam ve onlarla dünyanın hâlini konuşmaya devam etmem benim için çok önemli.

Türkiye’de çok dinamik bir tiyatro dünyası var. Bunu biliyorum. Onlarca, hatta yüzlerce oyun kapalı gişe oynuyor. Bu harika bir şey. Küçük sahnelerde de büyük prodüksiyonlarda da çok güçlü bir üretim var.Türk sineması da son yıllarda muhteşem başarılara imza attı. Berlin Film Festivali’nde, Cannes Film Festivali’nde… Nuri Bilge Ceylan uzun zamandır uluslararası festivallerde çok önemli başarılar elde ediyor. “Türkiye’yi temsil ediyor.” demeyeyim. Çünkü hiçbir sanatçı bir turizm ofisi gibi ülkesini “temsil etmek” için üretmez. Ama Türkiye’den hikayeler anlatan bir sinemacı olarak gerçekten çok değerli işler üretiyor.

Türk edebiyatıyla ilişkim bu dönemde biraz daha zayıf. Çünkü daha çok Fransızca okuyorum, Türkçe ise daha az okuyorum. Ama Türkiye ile olan bağımı hiç kaybetmedim desem çok doğru olur. Fransa’da yaşamama rağmen Türkiye benim için hâlâ en önemli beslenme kaynaklarından biri. Türkiye’de neler olup bittiğini takip etmek, arkadaşlarımla ve sanatçı dostlarımla fikir alışverişinde bulunmak, onların ne yazdığını, ne düşündüğünü ve neler ürettiğini görmek benim için çok kıymetli.
Fransa’da yaşamama rağmen Türkiye’de de üretimlerim oldu.

Bugün Türkiye’de çok güçlü bir tiyatro hayatı var. Küçük sahnelerde de büyük prodüksiyonlarda da salonlar doluyor. İnsanların birlikte nefes aldığı, birlikte güldüğü, birlikte ağladığı; stand-up gösterilerinden klasik eserlere, çağdaş Türk yazarlarından farklı tiyatro topluluklarına kadar çok güçlü bir üretim söz konusu.
Sinema ise yıllardır Türkiye’nin yüz akı. Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’daki başarıları, bu yılki Berlin Film Festivali’ndeki başarılar gerçekten çok önemli. Dolayısıyla Türk tiyatrosunu ve sinemasını elimden geldiğince takip ediyorum. Hem arkadaşlarımdan aldığım bilgilerle hem de uzaktan izleyebildiğim kadarıyla takip etmeye çalışıyorum.

Tansu Sarıtaylı: Önümüzdeki dönemde okurlarınızı ve sanatseverleri hangi yeni projeler bekliyor? Yazmakta olduğunuz yeni roman, tiyatro oyunu ya da sinema projesi hakkında ipuçları verebilir misiniz?

Sedef Ecer: Önümüzdeki dönemde Trésor National (Milli Servet) sahnelenmeye devam edecek. Çok güzel bir prodüksiyon oldu. Gelmek isteyen herkesi beklerim. Turnede ve Paris yakınlarında Neuilly’de da sahnelenecek. Bunun dışındaki tarihleri sosyal medya hesaplarımdan; Instagram, Facebook ve X üzerinden duyuruyorum. Geçen yıldan, yani 2024’ten beri sahnelenmeye devam eden Paris–İstanbul, Dernier Appel (Paris–İstanbul Son Çağrı) adlı oyunum da sürüyor. O oyunda ben de sahnedeyim.

Bunun dışında yaklaşık on beş yıl önce sahnelenmiş olan Les Descendants adlı bir oyunum var. İlk başta adını Türkçeye Torunlar olarak çevirmek istemiştim. Ancak o dönemde aynı isimde bir roman yayımlandığı için Silsilename adını tercih ettim. Şimdi yeniden Fransızca adıyla sahnelenecek. Lyon’da oynanacak.First Lady geçen yıl Amerika’nın Pitsburg kentinde sahnelendi. Turnesinin devam etmesi düşünülüyor ama henüz kesinleşmedi. Carnegie’de de oynandı. Bu yıl Şikago’da oynanacak, onun dışında nerede sahneleneceğini henüz bilmiyorum, haber bekliyorum.

Bunun dışında First Lady oyununun Arapça versiyonu, İngilizceden sonra Beyrut’ta sahnelenecek. Bunun için çok heyecanlıyım. İnşallah Lübnan’daki zor koşullar buna izin verir. Çünkü oradaki sanatçılar bütün güçlüklere rağmen üretmeye devam ediyorlar. Umarım oyun orada da sahnelenebilir. Onun dışında Fransa’nın köklü yayınevlerinden Stock tarafından yeni bir kitabım yayımlanacak. Büyük ihtimalle adı Enfant-Étoile olacak. Aslında mart ayında çıkması planlanıyordu. Ancak burada Fransa’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle o dönemde insanların kitap okuyup okumayacağı ve basının ilgisi konusunda tereddüt oluştu.

Bu yüzden yayımlanma tarihi biraz ertelenebilir. Ardından, 1915 yılında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarından Yeni-Zelanda’ya, Çanakkale’den Wellington’a kadar uzanan bir hikâyeyi anlatan yeni romanım da Jean-Claude Lattès Yayınevi tarafından yayımlanacak. Onun da 2028’in başında yayımlanmasını planlıyoruz. Bunun dışında üzerinde çalıştığım başka projeler de var. Ancak henüz kesinleşmiş değiller.

Tansu Sarıtaylı: Yıllar sonra Sedef Ecer denildiğinde insanların sizi hangi eserinizle ya da hangi yönünüzle hatırlamasını istersiniz?

Sedef Ecer: Tiyatro yazarlığının çok güzel bir tarafı var. Bir kitabı ya da filmi bitirdiğinizde artık değişmeyen bir eser ortaya çıkıyor. Ama tiyatro oyunları öyle değil. Oyunlarım bazen beş yıl, sekiz yıl, on yıl sonra yeni ekiplerle sahneleniyor. O zaman çok heyecanlanıyorum. Çünkü ben geriye dönüp eski işlerimi sürekli okuyan biri değilim. Ama on yıl önce yazdığım bir oyunu, yeni bir yönetmenin ve yeni oyuncuların yorumuyla tekrar izlediğimde bambaşka bir eserle karşılaşmış gibi oluyorum.

Çünkü o oyun artık yazıldığı dönemi değil, oynandığı günü anlatmaya başlıyor.
Mesela E-passeur.com adlı bir oyunum var. Oradaki baş karakter teknolojiyi kullanan biriydi. Geçen yıl oyunu yeniden sahnelediler. Bu kez o karaktere Elon Musk göndermeleri yüklemişlerdi. Bu benim için çok heyecan vericiydi.Dolayısıyla oyunlarımın bundan yıllar sonra da sahnelenmeye devam etmesi beni çok mutlu eder.

Elbette kitapların da ayrı bir yeri var. Ama günümüzde kitaplar raflardan çok çabuk kalkıyor. Romanlarımın klasikleşmesini elbette isterim. Ama galiba beni en mutlu edecek şey, oyunlarımın yıllar sonra da yeniden sahnelenmeye devam etmesi olur. Eğer öldükten sonra bir yerlerden bunu görebiliyor olursam…

Tansu Sarıtaylı: Sedef Ecer’e aklıma gelen soruları sordum. Benim sormayı unuttuğum, sizin söylemek istediğiniz ya da topluma vermek istediğiniz bir mesaj var mı? Buyurun, sizi dinliyorum.

Sedef Ecer: Öncelikle size teşekkür etmek istiyorum Tansu. Çünkü siz yıllardır burada Türk toplumunun hafızasını, Fransa’daki Türklerin ortak belleğini kaydediyorsunuz. Gerçekten çok güçlü bir arşiviniz var. Beni de bunun bir parçası yaptığınız için çok teşekkür ediyorum.

İnsanlara söylemek istediğim tek şey; kitap okumaları, tiyatroya ve sinemaya gitmeleri. Yoksa hikâyeler yavaş yavaş kaybolacak ve yerlerini makinelerin anlattığı hikâyelere bırakacak. Bu yüzden bence insanların, etten kemikten insanların anlattığı hikâyeleri takip etmeye devam etmeleri çok önemli.

Tansu Sarıtaylı: Teşekkür ederim.

Kategori

Yorumunuzu Ekleyin

E-mail adresiniz yayınlanmayacak.