Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden Ali İnan: ‘Kültür, Halklar Arasındaki En Güçlü İletişim Dilidir'” Fransa’nın Vitrindeki Türklerden, Kültür ve Sanat Alanının Paris’teki Öncülerinden Ali İnan Çalışmalarını Anlattı. Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Ali İnan’la birlikteyiz. Kendisi Paris Kültür Sanat Derneği’nin kurucusu ve aynı zamanda derneğin başkanı.
Tansu Sarıtaylı- Ali Bey, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Sanat yolculuğunuz nasıl başladı?
Ali İnan: Merhabalar Tansu Bey. Yaklaşık 40 yıldır Paris’teyim. Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde doğdum. 1986 yılından beri de Fransa’da yaşıyorum. Ailemle birlikte buraya geldik. Daha önce iş hayatım ve bir dönem futbolculuk geçmişim vardı. Sonrasında Paris Kültür Sanat Derneği’ni kurarak, kültür ve sanat alanında birçok faaliyet gerçekleştiren bir kurum olarak çalışmalarımıza devam ediyoruz.
Tansu Sarıtaylı: Paris’te kültür ve sanat alanında organizasyonlar yapmaya nasıl karar verdiniz? Bu süreçte sizi motive eden ne oldu?
Ali İnan: Benim kültür ve sanata ilgim çok küçük yaşlardan beri vardı. Çocukluğumdan itibaren bu alana çok ilgiliydim ve severdim. Dolayısıyla 2001 yılında Paris’te böyle bir eksikliğin olduğunu, bizim camiaya, yani Türklere yönelik kültür ve sanat faaliyetlerinin yeterince bulunmadığını düşündüm.
O dönemde BKM’den Yılmaz Erdoğan’ın Cebimde Yeni Kelimeler adlı oyunu Avrupa turnesine çıkmıştı. Bir şekilde kendileriyle temasa geçtim ve bu oyunu Paris’te organize etmek adına birtakım girişimlerde bulundum. Nihayetinde 2001 yılının Ocak ayında, Yılmaz Erdoğan’ın Cebimde Yeni Kelimeler oyunuyla Paris’teki Théâtre du Gymnase Marie Bell’de ilk sanat etkinliğimizi gerçekleştirmiş olduk.
Arkasından devamı geldi. Başka tiyatro oyunları, gösteriler, konserler ve kendi atölyelerimiz olmak üzere birçok çalışma yaptık. Dediğim gibi, zaten kendi ilgi alanım olduğu için çocuk yaşlarımdan beri tiyatroya gitmeyi, sinemaya gitmeyi çok severdim. Aslında bütün bunlar da o ilgimden doğdu.
Tansu Sarıtaylı: Kurucusu olduğunuz Paris Kültür Sanat Derneği’nin kuruluş amacı nedir? Bugüne kadar hangi önemli projelere imza attınız?
Ali İnan: Dediğim gibi, kuruluş amacımız Paris’te birçok alanda kültür ve sanat faaliyetleri gerçekleştirmekti. Bunların başında tiyatro ve konser organizasyonları geldi. Daha sonra Paris Kültür Sanat adıyla bir kültür merkezimiz oldu ve burada tiyatro atölyeleri çalışmalarına başladık. Paris’te yaşayan her yaş grubuna açık Türkçe tiyatro atölyeleri düzenledik. Seçtiğimiz eserler de Türkiye’deki Türk yazarların oyunlarından oluşuyordu.
Hazırladığımız bütün oyunları Fransızca üst yazılarla birlikte sahneledik. Bugüne kadar yanılmıyorsam 14 ya da 15 atölye çalışmasının sonunda tiyatro oyunu sahneledik. Yani buradaki sosyal yaşama ve kültürel hayata katkı sunmak adına gerçekleştirmek istediğimiz bir yapı oluşturduk. Türk kültürünü Paris’te geliştirmek ve yaşatmak gibi bir hedefimiz oldu. Faaliyetlerimizi de bu doğrultuda planlayarak bugün de aynı şekilde devam ediyoruz.
Tansu Sarıtaylı: Fransa’da yaşayan Türk toplumunun kültür ve sanatla ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ali İnan: Şöyle söylemem gerekirse, bu bizim açımızdan da uzun bir yolculuk. 2001 yılında başladık. 2026 yılı itibarıyla neredeyse 25 yıl olmuş. Her geçen gün ilginin daha da arttığını gördük. Kendi kültürümüze dair yaptığımız çalışmaların dışında insanların kültüre, tiyatroya ve konserlere olan yakınlığının da geliştiğini gözlemledik.
Benim geldiğim dönemde yaşadığım yerde ne tiyatro salonları vardı ne de sinema salonları. Bu aynı zamanda bir kültür meselesi. İnsanların bu tür alışkanlıkları zamanla oluşuyor. O dönemlerde bunun eksikliği hissediliyordu.
Ancak geçen süre içerisinde bu ilginin giderek arttığını gördük. Artık burada üçüncü kuşak da yaşıyor. Örneğin son düzenlediğimiz konserlerde daha önce hiç görmediğimiz gençlerle karşılaştık. Fransa’da doğup büyümüş olmalarına rağmen kendi kültürlerine büyük ilgi duyduklarını gördük. Yani bu ilgi düzenli bir şekilde arttı. Biz de 25 yıldır halkımıza kültür ve sanat alanında hizmet vermeye devam ediyoruz. Bugün geldiğimiz noktada, ilginin her geçen gün daha da arttığını rahatlıkla söylemek mümkün.
Tansu Sarıtaylı: Sinema ve konser organizasyonları yaparken karşılaştığınız en büyük zorluklar neler oluyor?
Ali İnan: Şöyle söyleyeyim; ilk zamanlarda organizasyon yapacağımız mekânlarla ilgili çok ciddi sıkıntılar yaşıyorduk. Tabii uzun yıllar içinde birçok tiyatro ve salonla iyi ilişkiler kurduk. Bu nedenle eskisi kadar olmasa da zaman zaman bu konuda bazı sıkıntılar yaşayabiliyoruz. Onun dışında, Türkiye’den buraya bir prodüksiyon geldiği zaman yurt dışında organizasyon yapmak oldukça maliyetli oluyor. Sanatçıların ve ekibin konaklaması, otel, ulaşım ve kaşeler derken büyük organizasyonlar ciddi bütçeler gerektiriyor. Bu maliyetler doğal olarak bilet fiyatlarına da yansıyor. Bilet fiyatları yükselince insanlar da ister istemez tercih yapmak zorunda kalıyor.
Son yıllarda karşılaştığımız en büyük sorun ise vize meselesi. Sanatçıların ve ekiplerinin vize alma konusunda ciddi zorluklar yaşadıklarını görüyoruz. Genellikle en çok bu tür sorunlarla karşılaşıyoruz. Bunun dışında idari anlamda çok ciddi sıkıntılar yaşamıyoruz. Ben Fransa Kültür Bakanlığı’nın lisanslı bir yapımcısıyım. Bu lisansa sahip olduğunuzda bazı salonlar size kapılarını açıyor. Lisansınız yoksa birçok salonla çalışmanız mümkün olmuyor. Aynı şekilde bazı bilet satış ve rezervasyon sistemlerine girebilmek için de bu lisans isteniyor.
Bu lisansı almak da kolay olmadı. Çünkü bu sektörde kendinizi ispat etmeniz gerekiyor. Biz de yaptığımız çalışmalar sayesinde birkaç yıl sonra bu lisansı alabildik. Bu durum, bu işe yeni başlamak isteyen arkadaşlar için zaman zaman önemli bir zorluk oluşturabiliyor. Bir diğer konu ise mekân kiraları. Paris belki de dünyanın en pahalı şehirlerinden biri. Örneğin Londra’da bin kişilik bir salonu kiralayabileceğiniz fiyatın neredeyse iki katına Paris’te aynı büyüklükte bir salon kiralayabiliyorsunuz. Bu maliyetler bizi oldukça zorluyor. Bizim açımızdan bu sektörün en büyük zorluğu, Paris’in her alanda çok pahalı bir şehir olması. Bu da organizasyon maliyetlerini artırıyor ve maalesef bunu bilet fiyatlarına yansıtmak zorunda kalıyoruz.
Tansu Sarıtaylı: Siz aynı zamanda tiyatro atölyeleri de düzenliyorsunuz. Gerçi biraz önce bundan bahsettiniz ama atölyelerin katılımcılara en büyük katkısı sizce ne oluyor?
Ali İnan: Şöyle söyleyeyim; atölyelerin en büyük katkısı sosyal yaşam açısından oluyor diye düşünüyorum. Paris’te insanların sosyal hayata katılabilecekleri çok fazla ortak etkinlik bulunmuyor. Bizim tiyatro atölyelerini düzenlememizdeki amaçlardan biri de buydu. Yani insanların sosyal yaşam içerisinde bir araya gelebilecekleri bir etkinlik oluşturmak istedik. Tiyatro sahnesi ve atölyeye katılan arkadaşlarla birlikte yapılan çalışmalar aslında bir anlamda terapi gibi de oluyor.
Bunun yanında şunu da fark ettik: Burada doğup büyüyen genç arkadaşlarımızın Türkçesi her zaman çok iyi olmayabiliyor. Bu atölyeler sayesinde, süreç içerisinde inanılmaz derecede bir dil gelişimi yaşandığını görüyoruz. Türkçelerini geliştiriyorlar, diksiyonlarını düzeltiyorlar ve aynı zamanda kendi kültürel kodlarına, ana dillerine doğru bir yolculuğa çıkıyorlar. Kendi ülkelerinin kültürünü daha yakından tanıyorlar ve bu sayede kültürel bağlarını güçlendirdiklerini düşünüyorum.
Sosyal hayatta da çok güzel örneklerle karşılaşıyoruz. Mesela yaptığımız atölyelerde baba ile kızının birlikte sahne aldığı oldu. Anne ile kızının birlikte oynadığı oyunlar oldu. Bu onlar için de çok farklı ve unutulmaz bir deneyime dönüşüyor. Gerçekten çok faydalı bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Çünkü her atölyenin sonunda mutlaka oyunumuzu sahneliyoruz. Katılımcılar hayatlarında ilk kez profesyonel anlamda bir sahneye çıkıyorlar ve ömür boyu unutamayacakları bir deneyim yaşıyorlar.
Tansu Sarıtaylı: Sizce sanat, farklı kültürlerden insanları bir araya getirmede nasıl bir rol oynuyor?
Ali İnan: Sanat ve kültürün bu anlamda çok önemli bir araç olduğunu düşünüyorum. Size bununla ilgili bir örnek vereyim. Geçen sezon UNESCO etkinlikleri kapsamında Kel Diva oyununu getirdik. Oyunda Haluk Bilginer, Suat Olcay ve Yiğit Özener de yer alıyordu. Oyunun Fransızca üst yazıları yoktu. Aslında Kel Diva, Fransa’da yaklaşık 60 yıla yakın bir süredir sahnelenen, çok bilinen bir oyun. Ben bu tiyatroyla iletişime geçtim ve tiyatronun genel müdürü oyunu izlemeye geldi.
Üst yazı olmamasına rağmen oyunu büyük bir ilgiyle izledi. Kendisi bu oyunu binlerce kez izlemiş biriydi. Oyunun dilini tam anlamasa da konusunu bildiği için büyük bir keyifle takip etti ve sonunda bana, “Bu oyunun izlediğim en iyi yorumunu siz yaptınız.” dedi. Bugün ben de herhangi bir ülkede, dilini anlamadığım bir tiyatro oyununu izlediğim zaman bile sahnedeki ritüeller, oyunculuk ve duygu bana geçiyor. İşte bu nedenle kültürler arası diyalogda sanatın çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.
Biz de kendi yazarlarımızın eserlerini sahnelediğimizde ya da Türkiye’den bir dans topluluğu getirdiğimizde aslında kendi kültürümüzün mozaiğini insanlara tanıtmaya çalışıyoruz. Bence kültür, halklar arasındaki en güçlü iletişim dilidir. Ben bunu böyle yorumluyorum. Belki de kavganın ve çatışmanın olmadığı ender alanlardan biri sanat dünyasıdır. Bir tiyatro oyununa gidiyorsunuz ya da sinemada altyazılı, dilini bilmediğiniz bir film izliyorsunuz. Buna rağmen o filmin anlattığı hayatlar, insanların yaşanmışlıkları ve o ülkenin kültürel kodları size bir şekilde ulaşıyor.
Biz de aynı şekilde Nuri Bilge Ceylan’ın filmleriyle, Zeki Demirkubuz’un eserleriyle kendi kültürümüzü dünyaya anlatabiliyoruz. Ben örneğin İran sinemasını izliyorum. Abbas Kiarostami’nin filmlerini, Asghar Farhadi’nin filmlerini takip ediyorum. Bu sayede onların kültürlerine ne kadar yakın olduğumuzu, hangi yönlerden farklılaştığımızı da görebiliyorum. Kısacası kültür ve sanat, gerçekten çok güçlü ve etkili bir iletişim mecrasıdır.
Tansu Sarıtaylı: Paris gibi sanatın merkezlerinden biri olarak görülen bir şehirde kültür ve sanat etkinliği
düzenlemenin avantajları ve dezavantajları neler oluyor Ali Bey?
Ali İnan: Açıkçası dezavantajları olduğunu söyleyemem. Bu anlamda öyle belirgin bir dezavantajlı tarafı yok.
Avantajlarına gelince; çok farklı insanlarla bir araya geliyorsunuz. Düzenlediğiniz kültür ve sanat faaliyetleri insanların hayatına önemli katkılar sağlıyor. Çünkü kültür ve sanat, hayatın içindeki zorluklardan bir süreliğine de olsa uzaklaşabildiğiniz ender alanlardan biri. Bize sağladığı en büyük avantajlardan biri de insanlarla kurduğumuz diyalog ve iletişim. Aynı zamanda bu süreç bizi kültürel anlamda da çok besliyor. Biz de bu yolculuk boyunca sürekli yeni şeyler öğreniyoruz. Dolayısıyla avantajları oldukça fazla. Dezavantajları ise açıkçası bu anlamda yok diyebilirim.
Tansu Sarıtaylı: Genç sanatçılara ve oyuncu olmak isteyenlere en önemli tavsiyeniz ne olabilir?
Ali İnan: Biz tiyatro atölyeleri yaptığımızda aynı zamanda oyunculuk da çalıştırıyorum. Çünkü benim de sinema geçmişim var. Zaman zaman oyunculuk yaptım. Hâlâ zaman zaman oyunculuk yapma isteğim de oluyor. Şu sıralar daha çok yönetmenlik ve senaryo çalışmalarıyla ilgileniyorum. Sinema sektöründe senarist olarak üzerinde çalıştığım projeler var. Biz tiyatro atölyelerinde her zaman şunu söylüyoruz: Hayatınızda mutlaka kültürün, sanatın, sinemanın ve tiyatronun bir yeri olsun. Ancak bütün öğrencilerimize şu tavsiyede bulunuyoruz:
Bu bir tercih meselesidir. Öncelikle insanların yapabilecekleri bir meslek sahibi olmaları çok önemli. Tiyatroyu bununla birlikte sürdürebilirsiniz. Bir yere kadar bu şekilde yürüyebilir. İnsan kendi mesleğini yaparken, sosyalleşmek ve kendini geliştirmek adına tiyatroyla da ilgilenebilir. Ancak biri bana “Ben oyuncu olmak istiyorum, tiyatro ya da sinema alanında ilerlemek istiyorum.” diyorsa, mutlaka konservatuvara gitmesini öneriyorum. Çünkü sadece “Ben oyuncu olacağım.” diyerek yola çıktığınızda işler her zaman düşündüğünüz gibi gitmeyebilir. Spor dünyasında da durum böyledir. Binlerce, hatta yüz binlerce insan sporcu olmak ister ama içlerinden sadece bir kısmı profesyonel olabiliyor.
Sinema sektöründe de durum farklı değil. Bir dizide oynarsınız, belki üç yıl, beş yıl çalışırsınız; sonrasında uzun süre hiçbir teklif gelmeyebilir. Bu işi profesyonel olarak yapmak istiyorsanız elbette yapın. Ancak mutlaka konservatuvar eğitimi alın. Çünkü bu işi meslek hâline getirebilmeniz ve bundan gelir elde edebilmeniz için eğitim çok önemli. Elbette dışarıdan atölyelere de katılabilirler. Mesela bizim öğrencilerimize bakıyorum; bazıları gerçekten çok yetenekli. Çalıştıkça çok güzel işler ortaya çıkarıyorlar. İnsan bazen kendisinin bile fark etmediği yeteneklerini bu süreçte keşfedebiliyor.
Ben de onlara diyorum ki: “Evet, çok iyisin. Ama kendi mesleğine devam edeceksin, bunun yanında tiyatroyu da sürdüreceksin.” Çünkü her mesleğin kendi içinde riskleri vardır. Sadece oyuncu olma hayaliyle başka hiçbir meslek edinmeden yola çıkarsanız ileride hayal kırıklıkları yaşayabilirsiniz. Bu yüzden bizim tavsiyemiz hep şu yönde oluyor: Önce insanın bir mesleği ve iş güvencesi olsun. Daha sonra tiyatroyu hayatının bir parçası olarak sürdürsün.
Ama gerçekten bütün hayatını bu işe adamak istiyorsa da mutlaka konservatuvar eğitimi alarak profesyonel bir yol izlemesi gerekir.
Tansu Sarıtaylı: Kariyeriniz boyunca sizi en çok etkileyen ya da unutamadığınız bir organizasyon veya anınızı bizimle paylaşabilir misiniz?
Ali İnan: Aslında çok fazla unutamadığım organizasyon var. Bunlardan en önemlilerinden biri 2009 yılında gerçekleştirilen Türkiye Sezonu etkinlikleriydi. Aslında ilk adı “Türkiye Yılı” olarak planlanmıştı. Ancak dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Nicolas Sarkozy bu projeyi “Türkiye Sezonu”na çevirdi. Bunun biraz siyasi bir karar olduğunu düşünüyorum. O sezon kapsamında birçok etkinlik düzenledim. İstanbul Devlet Tiyatroları’nın bir bale gösterisini sahneledik. Ardından Şahika Tekand’ın Karanlık Korkusu adlı gösterisini gerçekleştirdik.
Bunun yanı sıra Eyfel Kulesi’nin karşısında, açık havada yaklaşık 20 bin kişinin önünde Anadolu Ateşi gösterisini ve Mercan Dede konserini gerçekleştirdik. Bizim açımızdan gerçekten unutulmaz ve çok özel bir etkinlikti. Hafızalarda önemli bir yer edindi. Bunun dışında Cem Yılmaz gösterileri başta olmak üzere birçok önemli organizasyona imza attık. Ama unutamadığım etkinliklerin başında, hiç kuşkusuz Eyfel Kulesi’nin karşısında gerçekleştirdiğimiz Anadolu Ateşi gösterisi ve Mercan Dede konseri geliyor.
Tansu Sarıtaylı: Dijital platformların ve sosyal medyanın sanat dünyasına etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ali İnan: Dijital platformlar artık en büyük iletişim aracımız hâline geldi. Bugün bir etkinlik düzenlediğimizde, duyuru açısından en önemli mecra sosyal medya oluyor. Sosyal medya hayatımıza girmeden önce bir etkinlik düzenlediğimizde afişleme yapıyorduk. Bunun yanında farklı mecraları kullanmaya çalışıyorduk. Basın ve yayın organlarında haber yaptırmaya gayret ediyorduk.Daha sonra sosyal medya hayatımıza girince duyurularımızı bu platformlar üzerinden yapmaya başladık. İlk dönemlerde bu ücretsizdi. Ancak kısa bir süre sonra tamamen ücretli bir sisteme dönüştü.
Elbette artık bu duyurular için ayrıca bir bütçe ayırmanız gerekiyor. Fakat buna rağmen ulaşmanız gereken çok geniş bir kitleye erişebiliyorsunuz. Bu da bizim açımızdan çok büyük bir avantaj sağladı. Hâlâ zaman zaman “Abi, benim haberim olmadı.” diyenler çıkıyor ama bu oran eskisine göre oldukça azaldı. En azından etkinliklerimizi duyururken hedef kitleyi belirleyebiliyoruz. Örneğin “Türkçe konuşanlar” gibi filtrelerle gerçekten çok geniş bir kitleye ulaşabiliyoruz.
Bu sayede yaptığımız bütün etkinlikleri çok daha rahat duyurabiliyoruz. Bence en büyük avantajı bu. Bunun dışında bir konser düzenliyorsunuz. Konser sonrasında katılımcılar memnuniyetlerini videolarla ve paylaşımlarla sosyal medyada yayıyorlar. Bu da bir sonraki etkinliğe olumlu katkı sağlıyor. İnsanlar “Çok güzel bir etkinlik olmuş, bir sonrakine ben de gideyim.” diye düşünüyor. Dolayısıyla sosyal medyanın bu anlamda çok önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum.
Tansu Sarıtaylı: Önümüzdeki dönemde hayata geçirmeyi planladığınız yeni projeler var mı? İzleyicileri neler bekliyor?
Ali İnan: Bizde proje hiçbir zaman bitmiyor. Çünkü artık Avrupa genelinde yurt dışına çıkan etkinliklerin sayısı çok arttı. Avrupa’nın farklı ülkelerinde gerçekleştirilen birçok etkinliğin Fransa ayağını, özellikle de Paris organizasyonlarını büyük ölçüde biz üstleniyoruz. Yıllar içerisinde organizasyon şirketleriyle karşılıklı güven oluşturduk. Bu nedenle bana sürekli, “Bu organizasyonu sen yapar mısın?” şeklinde teklifler geliyor. Biz de bunları organize ediyoruz.
İlk etkinliğimiz 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gerçekleşecek. Nebil Özgentürk’ün hazırladığı Zülfü Livaneli belgeselini göstereceğiz. Etkinliğe Zülfü Livaneli de bizzat katılacak. Belgesel öncesinde yaklaşık yarım saatlik bir söyleşi gerçekleştirilecek. Ardından Zülfü Livaneli, imzalı son kitabını katılımcılara hediye edecek. Bir imza günü olmayacak ancak imzalanmış kitaplarını okuyucularıyla buluşturacak. Bu etkinliğimiz 1 Eylül 2026 tarihinde saat 20.00’de gerçekleştirilecek. Ardından Ekim ve Kasım aylarında yine çeşitli konserlerimiz olacak. Şu anda görüşmelerini sürdürdüğümüz birçok proje de bulunuyor.
Mart ayında Mabel Matiz konseri planlarımız arasında yer alıyor. Bunun dışında uluslararası organizasyonlara da ağırlık vermeye başladık. En son George Dalaras konserini gerçekleştirdik. Kendisi Yunanistan’ın önemli sanatçılarından biri.Şimdi ise Lübnanlı sanatçı Mayer ile bir konser organize etmeyi planlıyoruz.
Bunların yanı sıra tiyatro atölyelerimize de devam edeceğiz. Yeni dönem kayıtlarını da büyük ihtimalle eylül ayının sonuna doğru duyuracağız.
Tansu Sarıtaylı: Sanat hayatınız boyunca size ilham veren kişi ya da kişiler kimler oldu?
Ali İnan: Ben aslında sinemaya çok eğilimli biriydim. En çok sinemadan etkilendim. Tiyatro alanında ise Mehmet Ulusoy ile tanışma fırsatım olmuştu. Onun sanat yolculuğu beni çok etkiledi. Bugün Fransa tiyatrosunda ve sinemasında önemli yerlere gelmiş birçok oyuncu, merhum Mehmet Ulusoy’un atölyesinden yetişmiştir. Buradan kendisini de rahmetle anmış olalım. O sahneye çıkardığı birçok isim bugün çok önemli işler yapıyor. Bu beni gerçekten çok etkilemişti.
Yeşilçam kuşağıyla büyümüş biri olarak hayranlık duyduğum çok sayıda sanatçı var. Bunların başında Şener Şen geliyor. Kendisinin oynadığı Zengin Mutfağı oyununu Paris’e getirdim ve Rex Sineması’nda sahneledik. Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızın kahramanlarını Paris’e taşımak gibi bir hedefimiz vardı. Ben gençlik yıllarımda, 16-17 yaşlarındayken Rex Sineması’na gidip film izlediğimde çok etkilenmiştim. Yıllar sonra aynı sinemada etkinlikler düzenlemek benim için ayrı bir mutluluk oldu.
Bana ilham veren isimlerin başında Yeşilçam’ın büyük ustaları geliyor. Yılmaz Güney, Kemal Sunal, yakın zamanda kaybettiğimiz Kadir İnanır, Tarık Akan… Kadın oyuncular arasında ise Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray ve Filiz Akın gibi çok değerli sanatçılar beni etkileyen isimler oldu. Sanırım onların bıraktığı etki de bugün bu alanda çalışmalar yapmamı sağlayan en önemli nedenlerden biri oldu.
Tansu Sarıtaylı: Yıllardır Fransa’da yaşayan, hatta yarım asırdan fazla süredir burada bulunan çok sayıda Türk var. Özellikle başkent Paris’te yaşayanlar… Ancak bunların büyük çoğunluğunun daha önce Rex Sineması’na gidip film izlediğini düşünmüyorum. Siz ise getirdiğiniz filmler ve düzenlediğiniz gösteriler sayesinde birçok kişinin bu tür mekânlarda Türk filmlerini izlemesini sağladınız. Ayrıca Fransa genelinde film dağıtımı da yaptınız. Sizin sayenizde Türk sineması Fransa’da daha görünür hâle geldi. Bildiğim kadarıyla daha önce böyle bir çalışma yoktu. Var mıydı?
Ali İnan: Yok, yoktu. Genel dağıtım ağına giren yalnızca bir ya da iki film vardı. Aslında ben film dağıtımına başladığım dönemde, yani 2003 yılında, Nuri Bilge Ceylan’ın filmleri bile Fransa’nın genel dağıtım ağına girmemişti.
Bizden önce Tunç Okan’ın Sarı Mercedes filmi bir dağıtımcı bulabilmiş ve genel dağıtım ağına girebilmişti. Ben de bu işe başlamadan önce “Acaba daha önce yapılmış mı?” diye araştırdım. Gerçekten de ondan sonra Eşkıya filmi Paris’te yalnızca Saint-Michel bölgesindeki bir sinemada gösterilmişti. Ancak Türk sinemasının Fransa genelinde düzenli bir dağıtım ağına kavuştuğu bir örnek yoktu.
Ben dağıtım hayatıma Vizontele Tuuba filmiyle başladım. Yaklaşık 70 Fransız şehrini dolaştık. Dört film kopyasıyla bu gösterimleri gerçekleştirdik. Sinema Genel Müdürlüğü bunun Fransa’da bir rekor olduğunu söylemişti. Çünkü yalnızca dört film kopyasıyla yaklaşık 40 bin seyirciye ulaşmıştık. Bu süreç yaklaşık sekiz ay sürdü. Film bobinleri artık iyice yıpranmıştı. Dört kopyayla 40 bine yakın seyirciye ulaşmak gerçekten önemli bir başarıydı.
Fransa sinema tarihinde buna benzer örnekler vardı ama onlar bu rakamlara yaklaşık otuz yılda ulaşabilmişti. Biz bunu sekiz ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirdik. Sağ olsun bizim camiamız da filmi çok sahiplenmişti. Film gerçekten büyük ses getirdi. Hatta Le Monde gazetesinde de haberleri yayımlandı. Daha sonra Fransa genelinde yaklaşık otuz filmin dağıtımını gerçekleştirdim. O dönem film bobinleri yaklaşık 25 kilo ağırlığındaydı. Lojistik açıdan oldukça zor bir işti. Daha sonra sistem dijitale dönüştü. Bu süreçte Avrupa’da bazı dağıtım şirketleri Türk sinemasının ciddi bir seyirci kitlesine ulaştığını fark etti. Almanya merkezli bazı firmalar Avrupa haklarını minimum garanti bedelleri ödeyerek almaya başladılar.
Bir süre sonra ben film bulmakta zorlanmaya başladım. Çünkü bu firmalar filmlerin Avrupa haklarını alıyorlardı ama Fransa’da dağıtmıyorlardı. Böyle olunca Fransa’da filmler en fazla sekiz ya da on salonda gösterilebiliyordu. Geniş dağıtım ağı bir anda ortadan kalkmış oldu.O dönemde birçok dernek beni arıyordu. “Biz bu filmleri göstermek istiyoruz.” diyorlardı. Bir ara BKM bana, “Sen neden film dağıtmıyorsun?” diye sordu. Ben de, “Almanya’daki hak sahiplerinden alabilirseniz, ben yine dağıtırım.” dedim. Çünkü bana söyledikleri şuydu: “Eskiden seninle çok ciddi seyirci sayılarına ulaşıyorduk. Şimdi ise o rakamlara ulaşamıyoruz.”
Sonuç olarak yaklaşık otuz filmi Fransa’nın birçok şehrinde seyirciyle buluşturduk. Tabii zaman içerisinde sinema sektörü de değişti. İnsanlar artık eskisi kadar sinemaya gitmiyor. Dijital platformların yaygınlaşması ve özellikle Covid-19 sonrasında çok ciddi değişiklikler yaşandı. Bugün yeniden böyle geniş kapsamlı bir dağıtım ağı kurar mıyım, bilmiyorum. Ama Fransa genelinde bu ölçekte ilk düzenli Türk filmi dağıtım ağını bizim oluşturduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim.
Tansu Sarıtaylı: Son olarak hem Fransa’da yaşayan Türklere hem de sanata ilgi duyan gençlere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Ali İnan: Bence kültür ve sanat insanın hayatına çok şey katıyor. Maalesef toplum olarak bu alandan biraz uzağız.
Çünkü burada yaşayan insanlarımızın büyük bölümü farklı sosyoekonomik sorunlarla mücadele ediyor. Yeni kuşak değişmeye başlamış olsa da önceki nesil hâlâ kendi ülkesiyle bağını koparmıyor. İyi ki de koparmıyor. Ben de kendi çocuklarıma ülkemizin kültürünü, eğitim anlayışını, dilini ve değerlerini aktarmaya çalışıyorum. Bu çok güzel bir şey.
Ama toplum olarak kültür ve sanat faaliyetlerine yeterince yakın olduğumuzu söyleyemem. İnsan bazen bir etkinliğe katılıyor, farkındalık kazanıyor ve “Demek ki bu çok güzel bir şeymiş.” diyerek daha fazla ilgi göstermeye başlıyor.
Bugün yeni kuşağın bu anlamda çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Burada doğup büyüyen gençler kültür ve sanata daha fazla ilgi gösteriyor. Çünkü aldıkları eğitim de onları buna yönlendiriyor. Önceki kuşakta ise insanlar daha çok geçim derdindeydi. Bu yüzden öncelikler farklıydı.
Oysa kültür ve sanat, insan hayatında mutlaka olması gereken çok önemli bir olgu. İnsanların kişisel gelişimi açısından da son derece değerli olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendisine zaman ayırması bambaşka bir şey. Biz maalesef bunu pek yapmıyoruz. Zamanımızı nasıl kullanacağımızı da çoğu zaman bilmiyoruz. Ben bazen insanlara ısrarla, “Gel bizim tiyatro atölyemize katıl.” diyorum. İlk başta “Ben yapamam, anlamam.” diyorlar. Sonra gelip bambaşka bir yönlerini keşfediyorlar. Aslında kendilerini keşfetmiş oluyorlar.
Bu anlamda kültür ve sanat, insanın kendisine yaptığı bir yolculuk gibi. Bu yüzden özellikle gençlere eğitimin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bunun yanında kültür ve sanat faaliyetlerinden de uzak kalmamalarını tavsiye ediyorum. Bu sinema olabilir, tiyatro olabilir, resim olabilir ya da başka herhangi bir sanat dalı olabilir. Mutlaka hayatlarında bunlardan biri olsun.
Mesela yıllar sonra birçok kadınımız seramik ve çanak-çömlek atölyelerine gidiyor. Orada kendileriyle ilgili yeni şeyler keşfediyorlar. Hayatlarına yeni bir anlam katıyorlar. Bizim de insan olarak kendimize zaman ayırmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bunu çoğu zaman ihmal ediyoruz. Kendimize hiç zaman ayırmıyoruz. Sanki hiç vaktimiz yokmuş gibi, hep aynı kalıpların içinde yaşamaya devam ediyoruz. Ben anlatmak istediğim şeyi aslında tam olarak bu şekilde özetleyebilirim.
Tansu Sarıtaylı: Ali Bey, bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Ali İnan: Rica ederim. Ben teşekkür ederim.















