FRANSA’NIN VİTRİNDEKİ TÜRKLERİNDEN “SANAT DANIŞMANI” BAL ONARAN

23
20 Haziran 2026 tarihinde Tansu Sarıtaylı tarafından eklendi

Bugünkü konuğum, Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Bal Onaran. Uzun süredir Fransa’da yaşayan Onaran, sanat tarihi ve Türkoloji alanlarında eğitim gördü. Hâlen Fransızca ve Türkçe öğretmenliği yapan Onaran, aynı zamanda çok sayıda edebî ve bilimsel eserin çevirmenliğini üstleniyor. Çevirdiği eserler arasında Jacques Roubaud, Boris Vian, Nazım Hikmet ve Philippe Jaccottet üzerine yayımlanan kitaplar bulunuyor.Uzun yıllardır Fransa’da yaşıyorsunuz. Öncelikle sizi Fransa’ya taşıyan süreci ve bu yolculuğun akademik hayatınıza etkilerini anlatır mısınız?

Tansu Sarıtaylı: Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Bal Onaran’la birlikteyiz. Kendileri sanat danışmanı ve Paris’te yaşıyor. Bal Hanım, sizi tanıyabilir miyiz?

Bal Onaran: Merhabalar efendim. Beni tanıyabilirsiniz elbette ama benim biyografim bence o kadar önemli değil. Her ne kadar önemli değil desem de bir bakış açısını derinleştirmek için şunu söyleyebilirim: Frankofon bir ailenin kızıyım. Annem de babam da Sorbonne mezunu. İkisi de Fransa’da eğitim aldıktan sonra Türkiye’de eğitim ve çalışma hayatlarını sürdürdüler. Annem gazeteci, babam ise mimar mühendisti.

Böyle bir ailede yetiştiğim için Fransızca doğal olarak ailemizin yabancı diliydi. Ancak ben asıl, ülke değiştirip Fransa’ya geldikten sonra kendi ülkemi ve kendi dilimi daha iyi öğrenme, pekiştirme ve karşılaştırma olanağı buldum. Akademik anlamda da bu karşılaştırmalı bakış açısını geliştirme ve vizyonumu genişletme fırsatı elde ettim.
Dolayısıyla Türkçe benim için çok önemli hâle geldi. Bu doğrultuda kitap çevirilerine başladım, eğitimime yön verdim ve konuyla ilgili kitaplar ile makaleler yazarak yayımlamaya başladım. Edebiyat ve kitaplar benim için her zaman çok önemliydi.Bunun sebeplerinden biri de annemin çevirilerinin ve kitaplarının olmasıydı. Küçük yaşlardan itibaren bunlarla yakından ilgilendim ve bu da benim için önemli bir adım oldu.

Türk kültürü ile Fransız kültürüne karşılaştırmalı olarak bakmak, iki dilin hangi alanlarda ve nasıl kullanıldığını görmek bana çok şey kazandırdı. Eğitim aldığım yıllarda Ankara’da Server Tanilli Hocamla birlikte Anka için birçok çeviriyi beraber yaptık. Nazım Hikmet’ten Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya kadar uzanan geniş bir yelpazedeki yazar ve şairlerle çalıştık. Onların eserlerini Fransızcaya ve Türkçeye çevirdikten sonra, kendileriyle tanışma ve çalışmalarını birlikte değerlendirme fırsatı da buldum.
Özellikle Server Hocanın düzenlediği konferanslarda Melih Cevdet Anday, Can Yücel, Cevat Çapan gibi birçok yazar ve şairimizle bir araya geldik.Onların şiirlerini ve yazılarını çevirme fırsatı buldum. Bu alanda pek çok çalışmaya imza attığımı söyleyebilirim. Bunu hem sevinerek hem de gururla ifade ediyorum. Çünkü benim için gerçekten çok değerli bir fırsattı. İlk çevirilerime ve dil üzerine yaptığım ilk çalışmalara da bu şekilde önemli bir ivme kazandırdığımı düşünüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Çevirmenliğinizin ve sanat danışmanlığınızın yanı sıra, bildiğim kadarıyla küratörlük de yapıyorsunuz. Zaman zaman bazı sanatçıların sergilerinin küratörlüğünü üstleniyorsunuz, değil mi?

Bal Onaran: Evet, doğru. Bazı sergilerin düzenlenmesinde de görev alıyorum. Ailemizde sanatla ilgilenen birçok kişi var. Ressam olan yeğenim bulunuyor. Kız kardeşlerim de sanatla ilgileniyorlar. Kendileri aynı zamanda sanat tarihi alanında eğitim veriyorlar. Birlikte resim, fotoğraf, mozaik ve benzeri alanlarda birçok çalışma gerçekleştirdik. Louvre Akademisi’nde bir dönem çalıştım ve atölyelerimde gençlerle birlikte projeler yürüttüm. Orada da birçok çalışmaya imza attık. Gençlerle birlikte ortaya çeşitli eserler koyduk. Doğrusu bu çalışmalar bana farklı açılardan büyük zenginlikler kazandırdı. Bunların hepsini hayatım boyunca edindiğim değerli kazanımlar olarak görüyorum. En güzel hazinem de bunlar diyebilirim.

Tansu Sarıtaylı: Bir sanat eleştirmeni olarak baktığınızda, eskiden Paris’te Türk ressamların ve Türk sanatçıların oldukça kalabalık bir topluluk oluşturduğunu görüyoruz. Günümüzde ise bunun izleri oldukça azalmış gibi görünüyor. Türk ressamlarıyla Fransız ressamları ya da diğer ülkelerden gelen sanatçıları karşılaştırdığınızda, bir sanat danışmanı olarak arada nasıl bir fark görüyorsunuz?

Bal Onaran: Bana göre sanat evrenseldir. Şiir gibi… Voltaire’in dediği gibi, şiiri en az bir kez dinlemek gerekir. Çünkü şiiri müzik gibi dinlerseniz, onu daha iyi değerlendirebilir ve daha sağlıklı yorumlayabilirsiniz. Resim de aynı şekildedir. Onu görmek gerekir. Bir müzik gibi dinleyip görmek, hissedebilmek ve içselleştirmek gerekir. Dolayısıyla bunu yaparken, kendi kültürünüzden ve geldiğiniz coğrafyadan beslenirsiniz. Türkiye’nin herhangi bir köşesinde yaşayan bir vatandaşımız ne görüp onu kâğıda dökebiliyorsa, ne düşündüğünü yazabiliyorsa ve o estetik duyguyu yakalayabiliyorsa, aynı şeyi Viyana’da yaşayan başka bir vatandaşımız için de söyleyebiliriz. Ancak ortaya çıkan eserler çok farklı olabiliyor. Çünkü insanların yetişme biçimleri farklı.

Birisi dağlarda, çiçeklerin içinde, kırsal yaşamın estetiğini görerek yetişiyor; diğeri ise kent yaşamını, binaları ya da daha soyut kavramları resmediyor. Herkes kendi kültüründen gelen birikimle sanatını ortaya koyuyor. Aslında sizin de söylediğiniz gibi, hem Avrupa hem de Türkiye sanat alanında oldukça güçlü. Çünkü artık arada çok büyük farklar kalmadı. Yeni teknolojiler ve özellikle sosyal medya sayesinde görsel dünyaya erişim son derece kolaylaştı. Herkes birbirinden beslenebiliyor.
Ben şu kanıdayım: Sosyal medya sayesinde artık her şey ulaşılabilir durumda. Cep telefonlarımızdan dünyanın her yerindeki sergileri izleyebiliyoruz. Bu nedenle sanat giderek daha evrensel bir hâl aldı. Bu yüzden Türkiye’nin Kars ilindeki bir sanatçıyla Paris’teki bir sanatçı arasında artık çok büyük farklar olduğunu düşünmüyorum.

Günümüzde Türkiye’den gelip Fransa’da ya da İtalya’da eğitim görmek, sanatçının dünyasını elbette etkiler; ancak artık bilgiye ulaşmak çok daha kolay. Sosyal medya aracılığıyla insanlar her şeyi olduğu gibi görebiliyorlar. Vizyonumuzu etkiler mi? Elbette etkiler. Ancak insanlar artık kendilerini geliştirebiliyor, seyahat edebiliyor ve dünyanın birçok yerini görebiliyorlar. Eskiden durum farklıydı. İnsanlar bulundukları yerde kalıyor, yurt dışı ise ulaşılması çok zor ve önemli bir hedef gibi görünüyordu. Oysa bugün genç ressamlara bakıyorum; yeğenim Çağla Ulusoy da buna dâhil. Bir gün İngiltere’de sergi açıyor, birkaç gün sonra İstanbul’da, ardından başka bir ülkede. Bu da gösteriyor ki artık dünyanın her yerinde sergi açabiliyor, sanatımızı uluslararası platformlarda tanıtabiliyoruz.

Yeter ki sanatımızı yaşayalım ve üretmeye devam edelim. Bu düşünce benim için çok önemli. Özellikle Türk sanatçılarının daha verimli olabilmeleri için desteklenmelerinden yanayım. Daha fazla burs verilmesini, daha çok seyahat etmelerini, daha fazla yer görmelerini ve öğrenmelerini isterim. Ancak görüyorum ki bunu zaten yapıyorlar. Nasıl mı? Sosyal medya üzerinden. Bu durum beni hâlâ şaşırtıyor. Çünkü ben sosyal medya çağında yetişen bir nesilden değilim. Sosyal medya yaygınlaşmaya başladığında bizler artık meslek hayatımızın ileri dönemlerindeydik. Bu nedenle gençlerin bu imkânlardan nasıl beslendiğini görmek benim için oldukça ilginç ve sevindirici.

Tansu Sarıtaylı: Peki, günümüzde bazı sanatçıların eserleri yapay zekâ tarafından kopyalanıyor ya da ressam olmayan kişiler bile yapay zekâya komut vererek eserler ortaya çıkarabiliyor. Sizce yapay zekânın sanat üzerindeki gelecekteki etkisi ne olacak?

Bal Onaran: Bence olumlu olacak. Çünkü yapay zekâyla bir şey ürettiğinizde, ortaya çıkan çalışmaya mutlaka sizin dokunuşunuz da ekleniyor. Sonuçta yapay zekâyı yönlendiren kişi sizsiniz. Dolayısıyla yapay zekâyı, yeni bir evrenin keşfi gibi görüyorum. Sanki Mars’ı yeniden keşfediyoruz ya da dünyaya farklı bir gözle tekrar bakıyoruz. Yapay zekânın hayatımız üzerindeki etkisinin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve gelecekte daha da gelişeceğine inanıyorum. Bu biraz da tercih meselesi. Yapay zekâyı kullanabilirsiniz ya da kullanmayabilirsiniz. Kullanırsanız onu geliştirirsiniz; kullanmazsanız kendinizi başka yöntemlerle geliştirebilirsiniz. Ben bu durumu bir seçim meselesi olarak değerlendiriyorum.

Tansu Sarıtaylı: Sanat danışmanlığınızın yanı sıra tiyatrocu yönünüz de var. Bazı Fransız tiyatrolarında sahne aldığınızı biliyoruz. Bu çalışmalarınıza nasıl devam ediyorsunuz?

Bal Onaran: İnanın, büyük bir keyifle devam ediyorum. Tiyatroyu ilk kez lise yıllarında keşfettim. Brecht’i çok severdim ve eserlerini okurdum. Lisede Molière’in bir oyununda da sahneye çıkmıştım. Daha sonra Fransa’da tiyatroya ve operaya olan ilgim devam etti. Sanatın her dalıyla ilgilenmeyi severim ama tiyatro benim için bambaşka bir keşif oldu. Aslında bu konuda beni yönlendiren kızım oldu. Bana, “Anne, neden tiyatro yapmıyorsun? Bu da sanatın bir dalı” dediğinde düşünmeye başladım.
Türkiye’de yaşadığım dönemde de tiyatro çalışmaları yapmıştım. Ayrıca bazı arkadaşlarımla birlikte tiyatro metinleri ve oyunları Türkçeden Fransızcaya çevirmiştim. Dolayısıyla tiyatroya zaten yakınlığım vardı.

Daha sonra kendimi sahnede buldum. Şu anda doğaçlama tiyatro ağırlıklı çalışmalarda yer alıyorum. Birkaç oyunda sahne aldım ve bunu büyük bir zevkle sürdürüyorum. Devam etmeyi de düşünüyorum. Çünkü tiyatroda kendimi bulduğumu hissediyorum. Tiyatro gerçekten insan hayatına çok şey katıyor. Özellikle Fransızca sahne almak bana yeni deneyimler ve yeni keşifler kazandırdı. Türk tiyatrosundan da çok etkilendim. Burada izlediğim farklı tiyatro topluluklarının sahnelemeleri de bana ilham verdi.
Bütün bu deneyimlerin sonucunda, Türk kimliğimle tiyatroya da katkı sunduğumu düşünüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Bazı yazarların edebî eserlerini çevirdiniz. Biraz önce de konuşmuştuk ama yine yapay zekâ konusuna dönmek istiyorum. Yapay zekânın yaptığı çeviriler, bir çevirmenin çevirisi kadar güçlü müdür? Yoksa yine de insana ihtiyaç var mıdır?

Bal Onaran: Bence ihtiyaç var. Yapay zekâyla yapılan çeviriler elbette bir çeviridir. “Olmuyor” diyemem ama içerisinde eksikler olduğunu düşünüyorum. Bunu, bu konuda birkaç deneme yaptığım için söylüyorum. Çünkü yapay zekâyı da sizin yönlendirmeniz gerekiyor.
Özellikle tiyatro çevirilerinde yapay zekânın yetersiz kaldığını düşünüyorum. Yapılır mı? Elbette yapılabilir. Ancak bir ifadeyi güçlü kılabilmek çok önemlidir. Örneğin bir metinde geçen “Ah, ne oldu?” ifadesini çevirmek kolaydır. Fakat oradaki “ah”ın neyi ifade ettiğini verebilmek önemlidir. Acıyı mı anlatıyor, şaşkınlığı mı, yoksa sorgulamayı mı? İşte bunu hissedebilmek gerekir. Bu nedenle çevirinin çok güçlü olması gerekir. Yapay zekâ çeviriyi yapabilir ama duyguları ve ifadelerin derinliğini aktarmakta zorlanır diye düşünüyorum. Ben bunu verebilir miyim? Tecrübem sayesinde verebileceğimi düşünüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Yıllar önce burada çok sayıda ressam ve sanatçı vardı. Fikret Mualla’dan Avni Arbaş’a, Selim Turan’dan Abidin Dino’ya kadar birçok önemli isim Paris’te yaşamıştı. Son yıllarda ise bu ölçüde yeni ressamlara rastlayamıyoruz. Buraya yerleşen ve düzenli sergiler açan sanatçılar oldukça az. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bal Onaran: Annemler 1950’li yıllarda eğitim için Paris’e geldiklerinde sizin sözünü ettiğiniz sanatçılarla aynı ortamlarda bulunmuşlar. Birlikte oturup kalkmışlar, sohbet etmişler. O dönemin büyüleyici Paris’ini bize hep anlatırlardı. Şunları tanıyorduk, bunlarla görüşüyorduk diye birçok anı paylaşmışlardı. Fakat bizim kuşağımız aynı yükselişi göremedi. Ancak bu sadece bize özgü bir durum değil. Dünyada da benzer bir tablo var. Günümüzde çok yetenekli ressamlar var ama isimlerini duyurabilmek oldukça zor. Çünkü sanat dünyasında görünür olmak artık eskisine göre daha güç. Bizde herkes eline fırça alınca ressam, kalem alınca şair oluyor derler.

Belki de dünyada en çok şair çıkaran ülkelerden biri Türkiye’dir. Kime sorsanız şiir yazar. Ancak ressamlık söz konusu olduğunda büyük çıkışlar yapmak kolay değil.
Picasso, Fikret Mualla ya da Dino ailesinin yakaladığı uluslararası görünürlük bugün daha zor elde ediliyor. Bu, değerli ressamlarımız olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine çok değerli sanatçılarımız var. Hatta çoğu arkadaşım. Solmaz Aksoy, Arif Turan ve daha birçok isim sayabilirim. İnanın bana, son derece etkileyici işler üreten sanatçılarımız var. Resimlerini de kendilerini de büyük bir ilgiyle takip ediyorum. Ancak günümüzde dünya genelinde büyük sıçramalar yapmak ve uluslararası ölçekte öne çıkmak artık çok daha zor.

Tansu Sarıtaylı: Son yıllarda Türkiye’den gelen bazı sanatçıların Louvre Müzesi’nin yanındaki Carrousel du Louvre’da sergiler açtıklarını görüyoruz. Ancak sergilenen eserlerin sahipleri çoğu zaman çok tanınmış ressamlar değil. Daha çok amatör sanatçılar gibi görünüyorlar. Siz bu sergileri takip ediyor musunuz?

Bal Onaran: Zaman zaman gidip bakıyorum. Neler yapılmış görmek istiyorum. Çünkü o insanlara da değer vermek gerektiğini düşünüyorum. Belki akademik eğitim almamış ama belli bir yaştan sonra eline fırça alıp üretmeye başlayan insanlar var. Onlara da bir şans verilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü resim, mozaik, heykel ya da başka herhangi bir sanat dalı insanların dünyasını zenginleştirebilir. Eğer bu uğraşlar onları mutlu ediyorsa ne güzel. Toplu sergiler düzenliyorlar, eserlerini paylaşıyorlar ve bundan keyif alıyorlar. Ancak içlerinden çok azı profesyonel sanat dünyasının içine girebiliyor. Bunun nedeni de çoğu zaman teknik yeterliliğin eksik olması.

Tansu Sarıtaylı: Yani teknik eksiklikten söz ediyorsunuz.

Bal Onaran: Evet, maalesef. Teknik açıdan eksikler olabiliyor. Oysa çok değerli ressamlarımız var. Ben olsam onların uluslararası sergiler açmalarını sağlardım. Sadece Paris’te değil; İngiltere’de, Avustralya’da, Sydney’de ve dünyanın farklı şehirlerinde Türk ressamlarını tanıtmak isterdim. Üstelik sadece resim değil; heykel, mozaik ve diğer sanat dallarını da kapsayan geniş bir tanıtım yapılmalı. Çünkü sanat, Atatürk’ün de ifade ettiği gibi, bir ülkenin gelişmişlik göstergelerinden biridir. Sanatsız bir toplum düşünmek mümkün değildir.

Bu nedenle sanata çok daha fazla önem verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece opera binaları açmakla iş bitmiyor. Elbette opera önemlidir ancak aynı zamanda insanların sanatla buluşmasını sağlamak gerekir. Kaç kişinin operaya gittiğini de sorgulamak gerekiyor. Sanatın bütün dallarına eşit ölçüde destek verilmesini önemsiyorum. Eğer böyle çalışmalar yapılırsa ben de elimden gelen katkıyı sunmaya hazır olurum. Ancak ne yazık ki bu konuda hâlâ eksiklerimiz olduğunu düşünüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Yeterince yetişmediğini düşünüyorsunuz. Doğrusu izleyici de çok önemli, dinleyici de çok önemli değil mi?

Bal Onaran: Elbette. Gençlerimiz var. Yeni sanatçılarımızı takip ediyorum. Onlara daha geniş imkânlar verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Niçin bazı alanlarda geri kalalım?
Bizim sonuçta Ahmet Adnan Saygun gibi çok önemli bir bestecimiz var. Devlet Senfoni Orkestrası gibi değerli kurumlarımız var. Çok başarılı balerinlerimiz, müzisyenlerimiz var. Neden dünya onları daha yakından tanımasın? Ben bunun gerçekleşmesini isterim.

Tansu Sarıtaylı: Örneğin Fazıl Say var. Fransa’da, Paris’te ve dünyanın birçok ülkesinde eserleriyle tanınan bir sanatçı. Bunun gibi birkaç ismin daha uluslararası düzeyde tanınmasının ülkemizin kültürü açısından büyük bir kazanım olacağını düşünüyorum.

Bal Onaran: Ben de aynı fikirdeyim. En azından ülkemizin adını duyurmak açısından çok önemli. Türkiye denildiğinde Fazıl Say biliniyor. Bunun yanında yazarlarımızdan Orhan Pamuk ve Nedim Gürsel gibi isimler de tanınıyor. Ancak bunların dışında daha geniş imkânlar sağlanmalı ve sanatçılarımızınAvustralya’da, Amerika’da ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde daha görünür olmaları desteklenmeli. Yeni isimlerin ortaya çıkmasına fırsat verilmesi gerekiyor. Müzik alanında da çok değerli sanatçılarımız var. Örneğin Devlet Devrim Öztaş gibi genç ve başarılı piyanistlerimiz bulunuyor. Kendisi çok değerli bir sanatçı. Böyle isimlerin yurt dışında daha geniş kitlelere ulaşabilmesini isterim. Elbette Gülsin Onay gibi önemli sanatçılarımız da var. Ancak daha geniş bir yelpazede temsil edilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Fransa’da bir tiyatroya ya da operaya gittiğimizde, “Bugün Devlet Devrim Öztaş’ı dinlemeye gidiyoruz” diyebilmek de güzel bir duygu olurdu. Çünkü insan, yetişmiş genç müzisyenleri ve sanatçılarıyla gurur duyuyor.

Tansu Sarıtaylı: Bal Hanım, size sanat danışmanlığı alanında sorulabilecek pek çok soru yönelttim. Ancak sizin özellikle vermek istediğiniz bir mesaj var mı? Türk toplumuna, Kültür Bakanlığı’na ya da Türk gençliğine iletmek istediğiniz bir mesajınız bulunuyor mu?

Bal Onaran: Elbette var. Özellikle gençlere şunu söylemek isterim: Hiçbir zaman umutlarını kaybetmesinler. Her zaman umutlu olsunlar ve umutlarını beslesinler. Kendilerini umutsuz hissettiklerinde bile sanata sarılsınlar. Sanatla kendilerini geliştirsinler. Sanatsız bir toplum düşünülemez. Bu nedenle sanatın hayatlarımızdaki yerinin her zaman güçlü olması gerektiğine inanıyorum. Kültür Bakanlığı ve ilgili kurumlara da sanatçılarımıza daha fazla destek verilmesi gerektiğini söylemek isterim. Özellikle vize sorunları nedeniyle birçok sanatçımız ve öğrencimiz yurt dışına gelemiyor. Bu durum beni düşündürüyor. Çünkü eğitim, bir ülkenin gelişmesindeki en önemli unsurlardan biridir. Bunun yanında sanatla beslenen toplumlar her zaman daha mutlu ve daha gelişmiş toplumlar arasında yer alırlar. Bu nedenle sanatçılara, öğrencilere ve kültürel projelere daha fazla imkân sağlanmasından yanayım.

Tansu Sarıtaylı: Teşekkür ederim.

Bal Onaran: Rica ederim efendim. Ben teşekkür ederim.

Kategori

Yorumunuzu Ekleyin

E-mail adresiniz yayınlanmayacak.