Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden Koray Özgen

5
22 Ekim 2026 tarihinde Tansu Sarıtaylı tarafından eklendi

Fransa’nın Vitrindeki Türklerinden Koray Özgen. Bugünkü konuğumuz, Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Koray Özgen. Yaklaşık 35 yıldır çalışmalarını Paris’te sürdüren Özgen, Avrupa’nın ve dünyanın çeşitli ülkelerinde gerçekleştirdiği tasarım çalışmalarıyla tanınıyor. Kendi markasını geliştiren Koray Özgen, tasarımlarıyla çeşitli ödüller kazanmış; Fransa’da çalışmalarıyla öne çıkmış, tanınmış Türk ürün ve grafik tasarımcılarından biridir.

Tansu Sarıtaylı: Fransa’nın vitrindeki Türklerinden Koray Özgen’le birlikteyiz. Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Tasarım yolculuğunuz nasıl başladı ve bu mesleği seçmenizdeki en büyük etken ne oldu, Koray Bey?

Koray Özgen: Merhaba Tansu Bey. Öncelikle, sizinle tanışmamız 2002 yılına dayanıyor. O yıl Le Bon Marché’de bir sergim gerçekleşmişti. Siz de benimle bir röportaj yapmıştınız. Kültür ataşesiyle birlikte gelmiştiniz. Bu nedenle, 24 yıl sonra sizi yeniden burada, böyle bir ortamda görmek benim için hem nostaljik hem de mutluluk verici bir deneyim oldu. Ben Ankara doğumluyum. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde endüstri ürünleri tasarımı alanında lisans eğitimi aldım. Daha sonra Bilkent Üniversitesi’nde grafik tasarım alanında yüksek lisans yaptım. Ardından Paris yolculuğum başladı.

Tansu Sarıtaylı: Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümünde aldığınız eğitimin bugün geldiğiniz noktaya katkıları neler oldu, Koray Bey?

Koray Özgen: Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamıştım. Diplomamı aldıktan sonra Bilkent Üniversitesi’nde grafik tasarım alanındaki lisansüstü çalışmalarıma başladım. O dönemde tezimi yazmak üzere aldığım bir burs sayesinde altı aylığına Paris’e geldim. Paris’te, École Nationale Supérieure de Création Industrielle adlı okulda hem lisansüstü çalışmalarımı yürütüyor hem de tezim için araştırma yapıyordum. Ancak Paris’e gelirken yeteri derecede Fransızca bilmiyordum. Dolayısıyla bir Fransız okulunda bulunmak konusunda beni bazı zorluklar bekliyordu. Fakat şanslıydım; tez danışmanım Pippo Lionni adında Amerikalı bir hocaydı. Bu nedenle kendisiyle çok iyi anlaştık. Bir yandan tezimi yazarken diğer yandan da beni kendi stüdyosunda çalışmaya davet etti. Bu, benim için büyük bir fırsattı. Ayrıca kendisi matematik ve felsefe eğitimi almıştı. Bu nedenle tasarıma yaklaşımı, geleneksel tasarım anlayışından biraz daha farklıydı. Pippo Lionni benim için bir mentordu: Onun yaklaşımından hareketle ben de o dönemde burada kendi tasarım yaklaşımımı geliştirmeye başladım.

Tansu Sarıtaylı: 1992 yılında Paris’e yerleşme kararı aldığınızı ifade ettiniz. Bu kararın arkasındaki nedenler neydi ve o dönemde sizi nasıl bir süreç bekliyordu?

Koray Özgen: Şöyle başlayayım: Paris’e gelmek benim için önceden planlanmış bir proje değildi. Araştırma görevlisi olarak çalışırken tezimi yazıyordum ve bir burs sayesinde Paris’e gelme fırsatı doğdu. Dolayısıyla buraya altı aylığına gelmiştim. Üstelik yeterli Fransızca da konuşmuyordum. Ancak bazı şeyler zincirleme biçimde ilerledi. Üstelik bu, olumlu anlamda bir zincirleme ilerleyiş idi. Sonuçta beni bugün, 35 yıldır Paris’te yaşayan bir tasarımcı hâline getiren süreç de böyle başladı.

Tansu Sarıtaylı: Paris’teki École Nationale Supérieure de Création Industrielle’de yaptığınız lisansüstü çalışmalar size tasarım anlayışı açısından neler kazandırdı?

Koray Özgen: Ben zaten L’ENSCI’ye, yani École Nationale Supérieure de Création Industrielle’e, tasarım diplomamla gelmiştim. Asıl amacım tezimi yazmak ve araştırma yapmaktı. Ancak o dönemde bu okul çok iyi olanaklar sunuyordu. Ben de bu olanaklardan yararlandım. Örneğin, üç aylığına Milano’ya giderek bir tasarım araştırma atölyesine katıldım. Bir hafta da Finlandiya’da bulunarak ürün semantiği üzerine bir atölyeye katıldım. Bunun dışında, daha önce de belirttiğim gibi, tez danışmanımla birlikte hem tezimi yazıyor hem de onun stüdyosunda çalışıyordum. Lionni Stüdyosu, Fransız Kültür Bakanlığı ve Paris Metrosu gibi kurumlar için çalışıyordu. Bütün bunlar beni çok motive etti.

Tansu Sarıtaylı: Biraz evvel de söylediğiniz gibi, yaklaşık 30 yılı aşkın süredir Fransa’da yaşıyor ve üretiyorsunuz. Fransız tasarım kültürü ile Türkiye’deki tasarım anlayışı arasında sizce en belirgin farklar nelerdir, Koray Bey?

Koray Özgen: Bu farkları yaşayarak deneyimledim. Sizin de hatırladığınız gibi, kendi koleksiyonumu yaratmıştım. Bu koleksiyonda, kendi kültürümden gelen değerleri her zaman öne çıkararak tasarımlar yapıyordum. Le Bon Marché’deki sergimde de geleneksel Türk çay askısının modern bir yorumu yer alıyordu. Türkiye’deki çalışmalarım açısından da şöyle bir süreç yaşandı: Kendi koleksiyonumu burada geliştirirken, 2007-2008 yıllarından itibaren Türkiye’de daha çok mekân tasarımı ve mekân kimliği üzerine projeler yapmaya başladım. Restoran ve bar tasarımlarının yanı sıra Yapı Kredi Kültür ve Garanti Bankası gibi kuruluşlar için gerçekleştirdiğim yönlendirme tasarımları da bu çalışmalar arasındaydı. Burada yaklaşık 10-15 yıl boyunca kendi kimliğimi ortaya koymaya çalışırken, Türkiye’ye gittiğimde sanki oraya ilk kez gidiyormuşum gibi bir kimlik ikilemi yaşıyordum. Çünkü Fransa’daki iş kültürünün disiplini içinde geçirdiğim yılların ardından Türkiye’ye döndüğümde çok farklı kültürel kodlarla karşılaşıyordum. Ben de bu kodlara uyum sağlamaya çalışıyordum. Bir proje üzerinde tartışırken ya da fikrimi ifade ederken kendimi buna göre ayarlamam gerekiyordu. Türkiye’de doğmuş olmama rağmen iş ve tasarım kültürümü burada geliştirdiğim için, Türkiye’de çalışırken her zaman bir ikilem yaşadığımı söyleyebilirim.

Tansu Sarıtaylı: Çalışmalarınızda farklı disiplinleri bir araya getiriyorsunuz. Çok disiplinli tasarım yaklaşımınızı biraz anlatır mısınız? Bir projeye başlarken sizi yönlendiren temel unsurlar nelerdir?

Koray Özgen: Şöyle diyebilirim: Ya birileri için tasarım yaparsınız ya da kendi koleksiyonunuz için. Kendi koleksiyonunuz üzerinde çalışırken hareket ve düşünce alanınız biraz daha geniş olur. Ancak bir müşteri için tasarım yaptığınızda onun isteklerine saygı duymak ve bu istekleri karşılamak durumundasınızdır. Dolayısıyla benim için, özellikle kendi koleksiyonumu oluştururken, birçok referans önemliydi. Bazen kültürel kimliğimden, bazen de evrensel ilkelerden hareket ederek tasarımlar gerçekleştiriyordum. Buradan yeniden 2002 yılına dönersek, o dönemde tasarladığım modern çay askısını ve diğer tasarımlarımı, ayrıca sizin o zaman çalıştığınız gazetede yayımlanan röportajı hatırlıyorum. Burada küçük bir parantez açmak istiyorum: O zamanlar internet yoktu; gazeteler vardı. Gerçi bugün de gazeteler var. Ancak o dönemde ana akım bir yayın organında böyle bir röportajın yayımlanması benim için çok farklı bir anlam taşıyordu. İnternet olmadığı için bazen hakkımızda çıkan haberlerden kendimizin bile haberi olmuyordu. Buna rağmen insanlar bizi arayıp sergimiz ve röportajımız için tebrik ediyorlardı. O dönemde benimle ilgili başka bir Fransız dergisinde de bir yazı yayımlanmıştı. Yazının başlığı kısaca şöyleydi: “Tasarımla Entegrasyon.” Aslında bu başlık, yaşadığım sürecin tamamını özetliyordu. Çünkü Paris’e geldiğimde Fransızcayı iyi konuşamıyordum. Kendimi topluma entegre etmek için insanlara sözel olarak bir hikâye anlatmak, onları ikna etmek ya da kendimi ifade etmek yerine, insanlarla iletişim kurabileceğim tek bir kanala sahiptim: Tasarımlarım ve yaptığım işler. Dolayısıyla derginin attığı bu başlık, benim için entegrasyon meselesini son derece açık ve anlamlı bir biçimde özetliyordu.

Tansu Sarıtaylı: Koray Bey, kendi markanız ODC ile geliştirdiğiniz ürünlerin ortaya çıkış hikâyesi nedir? Bu markayla vermek istediğiniz temel mesaj nedir?

Koray Özgen: Hocamın tasarım stüdyosunda çalışmaya başladım. Daha sonra orada kazandığım ivmeyle özellikle grafik tasarım alanında, Centre Pompidou ve Société Générale gibi kurumlar için çalışmaya başladım. Bu çalışmalar daha çok grafik yönlendirme ve sergi tasarımları üzerineydi. Ancak ürün tasarımı, ‘DNA’mda olan ve her zaman heyecan duyduğum bir alandı. Bu nedenle 1999 yılında, kendi koleksiyonumu nasıl yaratabileceğim ve bunu insanlarla nasıl paylaşabileceğim düşüncesinden hareketle iki ortağımla birlikte bir şirket kurduk. Ürünler geliştirmeye, fuarlara katılmaya ve sergilerde yer almaya başladık. Benim için önemli olan, yarattığım objelerin her zaman bir hikâyesinin olmasıydı. Ancak bu, öznel bir hikâye anlatmaktan çok, o objenin ya da nesnenin neden var olması gerektiğini sorgulayan bir yaklaşımdı. Dönemin sosyal ve ekonomik değerlerini sorgulayan, gerektiğinde eleştiren ürünler tasarlamayı amaçlıyordum. İlk ürünüm bir sigara tablasıydı. O dönemde, 1990’lı yıllarda, Fransa’da sigara kullanımını düzenleyen Évin Yasası vardı. Ben de bu bağlamda bir kül tablası tasarlamıştım. O yıllarda bazı alanlarda sigara içilmesine izin verilirken bazı alanlarda yasaktı. Bir bankanın toplantı odasına “Sigara içilmez” ya da “Sigara içilebilir” yazılı levhalar asmak yerine, bu durumu ifade eden bir sigara tablası tasarladım. Tablanın üstündeki parçayı çıkardığınızda “Sigara içemezsiniz” mesajı veriliyordu. Parçayı yeniden yerine taktığınızda ise sigara içilebileceğini belirten mesaj ortaya çıkıyordu. Böylece nesne, o dönemin toplumsal toleransını da bir şekilde sorgulayan ve görünür kılan bir tasarıma dönüşüyordu. Bu, ilk üretilen tasarımımdı. Ardından benzer bir yaklaşımla birçok ürün geliştirdik. Sanıyorum 2012 yılına gelindiğinde, yaklaşık 40 üründen oluşan bir ürün yelpazesine ulaşmıştık. Uluslararası fuarlara katılan ve Fransa’dan ihracat yapan küçük bir marka hâline gelmiştik.

Tansu Sarıtaylı: ODC tasarımlarınızın İstanbul Tasarım Bienali, New York MoMA (Museum of Modern Art), Berlin’deki Pergamon Müzesi ve Müze Der Dinge gibi dünyanın saygın kurumlarında sergilenmesi sizin için ne ifade ediyor? Bu süreçte unutamadığınız bir anınız var mı, Koray Bey?

Koray Özgen: ODC koleksiyonumuz tanıtıldıktan sonra birçok yere davet edilmeye başladık. Ürünlerimiz, farklı kültürleri yorumlamaları ya da evrensel nitelikler taşımaları bakımından ilgi görüyordu. Örneğin, New York’taki Museum of Modern Art’ın (MoMA) mağazalarında birçok ürünümüz satılmaya başlamıştı. Bunun yanı sıra çeşitli sergilere de davet ediliyorduk. Sizin de belirttiğiniz gibi, daha önce sözünü ettiğim çay tepsisi tasarımım Berlin’deki Pergamon Müzesi’nde, diğer Türk tasarımcıların çalışmalarıyla birlikte “Turkish Delight” başlığı altında sergilendi. Bunların dışında arşiv çalışmaları da yapıyordum. Bu çalışmalar kapsamında, örneğin, ağabeyimin arşivinden de yararlanarak Berlin’deki Museum der Dinge’de ince belli çay bardaklarının hikâyesini anlatan kişisel bir enstalasyon sergisi gerçekleştirdim. Dolayısıyla koleksiyonumuz, zaman içinde farklı kanallardan davetler alan ve tabiri caizse takdir gören bir koleksiyon hâline geldi.

Tansu Sarıtaylı: 2006 yılında Paris’te layık görüldüğünüz Étoile (Yıldız) de l’Observeur Tasarım Ödülü, kariyerinizde nasıl bir dönüm noktası oldu?

Koray Özgen: Ben zaten 1999 yılından beri kendi koleksiyonumu tasarlıyordum ve ürünlerim ticari olarak dağıtılıyordu. Koleksiyonumdaki ürünlerden biri, 2005-2006 yıllarında Tasarım Yıldızı Ödülü’ne layık görüldü. Bu ürün, porselen bir kahvaltı seti idi. Bu benim için önemli bir gelişmeydi. Ödülü kazandıktan sonraki yıl, Endüstri Bakanlığının katkılarıyla verilen tasarım ödülünün jürisine de davet edilmiştim. Bir ürünümün takdir edilmesi, bunun bir tasarımcı olarak benim de takdir gördüğüm anlamına gelmesi ve ardından jüriye davet edilmem benim için büyük bir mutluluk kaynağı oldu. Bu, benim için gerçekten bir onurdu.

Tansu Sarıtaylı: Uluslararası projelerde çalışırken Türk kimliğinizin tasarımlarınıza yansıdığını düşünüyor musunuz? Kültürel birikiminiz üretimlerinizi nasıl etkiliyor?

Koray Özgen: Buna şöyle cevap verebilirim: Her tasarımı folklorik bir yaklaşımla kültürel bir konuya bağlamak yerine, benim için önemli olan ürünün işlevini, geçmişini ve neden var olduğunu sorgulamak. Örneğin, bir tepsi Türk kültürüne referans verebilir. Ancak tasarladığım başka bir ürün, Türk endüstrisi tarafından, örneğin Paşabahçe tarafından üretilmesine rağmen, bir şarap karafı olarak Fransız kültürüne de referans verebilir. Dolayısıyla temel amacım, her zaman evrensel bir çizgide kalmak ve ürünlerin arkasındaki düşünceyi, yani onları ortaya çıkaran metni öne çıkarmak.

Tansu Sarıtaylı: Günümüzde yapay zekâ, dijital teknolojiler ve sürdürülebilirlik tasarım dünyasını hızla dönüştürüyor. Siz bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Koray Özgen: Yapay zekâ konusunda şöyle diyebilirim: Ben 1960’lı ve 1970’li yıllarda doğmuş bir kuşağın mensubuyum. Tasarım eğitimime çizim masası, kâğıt ve kalem kullanarak başladım. Daha sonra bilgisayar hayatımıza girdi. Tezimi yazarken bir Macintosh Classic bilgisayar almıştım. O dönemde teknoloji ve çalışma ortamımız bugünkünden çok farklıydı. 1990’ların ortalarında internet hayatımıza girdi. Ben 1995 yılında bir e-posta adresi aldığımda, kartvizitimdeki bu ifadenin ne anlama geldiğini herkes soruyordu. Ben de gururla, “Bu bir internet adresidir. Yazdığınızda mesajınız hemen bana gelebilir.” diyerek, tabiri caizse, biraz hava atıyordum. Bu gelişim hızla devam etti: Önce internet, ardından sosyal medya ve şimdi de yapay zekâ. Ancak özellikle yapay zekâ konusunda şöyle düşünüyorum: Onu kullanabilmek için öncelikle bir fikrinizin olması ve düşüncelerinizi biçimlendirmeniz gerekiyor. Dolayısıyla bu süreci baştan sona değerlendirmek gerekirse… Aslında bir son noktadan söz etmek doğru değil, çünkü gelişim devam ediyor. Bu değişimin farkında olan biri olarak yapay zekâya oldukça sakin bir şekilde yaklaşmayı tercih ediyorum.

Tansu Sarıtaylı: Genç tasarımcıların uluslararası alanda başarılı olabilmeleri için hangi becerileri geliştirmeleri gerektiğini düşünüyorsunuz?

Koray Özgen: Şöyle söyleyebilirim: Biraz önce konuştuklarımızdan hareketle bu konuya da zincirleme biçimde devam edebiliriz. Yapay zekâdan bahsettik. Örneğin, şu anda yanımda staj yapan ya da benimle çalışan gençler Z kuşağından. Onlar oldukça sabırsızlar. Hemen bir şeyler yapmak, hızlıca sonuç almak ve yapay zekâyı kullanarak her şeyi bir an önce tamamlamak istiyorlar. Belki de haklılar, çünkü bu teknolojinin içinde doğdular. Akıllı telefonlarla büyüdüler. Hatta bizim zamanımızda kullandığımız çevirmeli telefonların ne olduğunu bile bilmeyen gençler var. Onlara mütevazı tavsiyem, iyi bir tasarım yapmakla hızlı bir tasarım yapmak arasında denge kurmaları gerektiğidir. İyi tasarım yapabilmek için bazen ayağımızı yere basmamız ve düşünmemiz gerekiyor. Diğer taraftan, yapay zekâyı hemen yanımıza alarak hızlıca bir sonuca da ulaşabiliriz. Ancak bunun için yapay zekâya kendi fikirlerimizi ve düşüncelerimizi iletebilmemiz gerekiyor. İyi bir fikir ve düşünce ortaya koyabilmek için okumamız şart. “Yapay zekâdan bir şey istedim, o da bana bunu verdi.” ya da “Yapay zekâya bir komut verdim, hemen bana bir tasarım önersin.” diyerek tasarımın bundan ibaret olduğunu düşünmemek gerekir. Bunun yerine kendimizi geliştirmeli, okumalı ve düşüncelerimizi, fikirlerimizi yapay zekâya doğru ve etkili bir biçimde aktarabilmeliyiz. Bu noktada, sanıyorum Pasteur’ün 19. yüzyılın sonunda önemli bir konferansta söylediği bir sözü hatırlıyorum. Ben bu sözü zamanında İngilizce olarak öğrenmiştim: “Idea comes to the prepared mind.” Yani fikir, hazır akla gelir. Dolayısıyla fikrin hazır akla gelebilmesi ve aklımızı hazır tutabilmemiz için okumamız, araştırmamız ve kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Yapay zekâ sonuçta bir araç. Eğer bir fikriniz yoksa ve ortaya çıkardığınız ürünün arkasında bir düşünce, bir ‘metin’ bulunmuyorsa, yapay zekâya doğru bir komut (prompt) yazabilmek için de gerekli birikime sahip olmanız gerekir.

Tansu Sarıtaylı: Fransa’da yaşayan Türk gençleri arasında tasarım ve yaratıcı sektörlere ilginin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz? Varsa şayet, onlara hangi tavsiyelerde bulunursunuz?

Koray Özgen: Bu konudaki düşüncemi biraz önce de açıkladım ve gençlere yönelik tavsiyelerimi ifade ettim. Fransa’da, İngiltere, Amerika ve Hollanda gibi diğer ülkelere kıyasla Türk kökenli tasarımcılara daha az rastlıyorum. Ancak onlara tavsiyem, biraz önce sözünü ettiğim konular doğrultusunda, zihinlerini yavaş yavaş hazırlamaları, bu hızlı değişimleri sindirerek mesleklerine hazırlıklı olmalarıdır.

Tansu Sarıtaylı: Hâlen üzerinde çalıştığınız projeler var mı? Yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığınız yeni çalışmalar hakkında bir ipucu verebilir misiniz?

Koray Özgen: Bu konuyu biraz geriye dönerek anlatmak istiyorum. 1991 yılında Paris’e geldim. 2020’lere kadar, yaklaşık 30 yıllık bir dönem boyunca sürekli üretim içindeydim. Fuarlara katılıyor, projeler gerçekleştiriyorduk. Özellikle 2013-2020 yılları arasında Türkiye’de de birçok proje geliştirdim. Ancak COVID-19 pandemisinden sonra belki de biraz yavaşlama ve hayatımı yeniden gözden geçirme dönemine girdim. O dönemde Paris’in yaklaşık 80 kilometre dışında, tarihi Anet kasabasında eski bir demirci evini ve atölyesini eşimle birlikte satın aldık. Bu atölyeyi almamızın nedeni, COVID-19 döneminde yaşadığımız izolasyondu. Paris’in merkezindeki birinci bölgede yaşıyorduk. Pandemi nedeniyle uygulanan kapanma döneminde evlerimize kapanmak, belki de bizde bir tür travma yaratmıştı. Bunun ne ölçüde böyle olduğunu tam olarak bilemiyorum. Dolayısıyla kendimize bir sığınak bulmak istedik. Paris’in merkezindeki hızlı tempoda 30 yıl yaşamıştık; artık bazı şeyleri yavaşlatma sürecine girmek istediğimizi düşündük. COVID-19 salgınının başlamasından yaklaşık 15 gün sonra bu yeri bulduk ve satın aldık. Böylece benim için yeni bir süreç başladı. Şu anda Asnières sur Seine’deki stüdyomdaki çalışmalarıma devam ediyorum. Diğer taraftan, eski demirci atölyesi de hem bir ev hem de bir atölye olarak bir yaşam projesine dönüştü. Aslında tasarımcıları diğer mesleklerden ayıran özelliklerden biri de bu. Bazı mesleklerde insanlar bir kariyer yapar, ardından emeklilik dönemine geçer ve hayatları iki ayrı döneme bölünür. Ancak tasarımcı için yaşam, her zaman devam eden bir projedir. Tasarım, onun hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu düşüncenin bir uzantısı olarak, Anet’deki demirci atölyesini onarmaya başladık. Tabii bu onarım, tasarımcı gözüyle bakıldığında hiçbir zaman bitmeyen bir süreç. Biraz da, tabiri caizse, yavaş tasarımın (slow design) ne anlama geldiğini yaşayarak görmek istiyorum. Burada, bu konu üzerinde, kenevir, ham toprak, kerpiç, mantar ve miselyum gibi malzemeler üzerine araştırmalar yapıyorum. Aynı zamanda atölyenin onarımını da sürdürüyorum. Yani, bu yeri satın almamız kesinlikle bir emeklilik projesi değil. Bu, hayatımızı hem Paris’te hem de burada sürdürmekle ilgili bir tercih. Ayrıca kişisel projelerim arasında zanaatla yeni teknolojileri bir araya getirerek yeni bir koleksiyon oluşturmak da var. Belki üç boyutlu yazıcıları ve geleneksel malzemeleri yeniden kullanarak yeni bir koleksiyon oluşturabilirim. Bu malzemeleri yeniden değerlendirmek ve sorgulamak da Anet maceramızın, yani bu projenin temelinde yer alıyor.

Tansu Sarıtaylı: Geriye dönüp baktığınızda Koray Özgen’in başarı hikâyesini tek bir cümleyle nasıl özetlersiniz? Bundan sonraki en büyük hayaliniz ve hedefiniz nedir?

Koray Özgen: Zor bir soru sordunuz. Bunu çok kısa bir şekilde anlatmak gerekirse şöyle diyebilirim: Sanıyorum 1992 yılıydı. Finlandiya’da bir atölyeye, yani bir workshop’a katılmıştım. Orada, ürün semantiği alanında önemli bir Amerikalı akademisyen olan Klaus Krippendorff’un şöyle bir mottosu vardı: “Tasarım, şeylere anlam kazandırmaktır.” Bu söz beni çok etkilemişti. Dolayısıyla benim her zaman sürdürmek istediğim yol, nesnelerin anlamını bulmak ve onlara bu anlamın karşılığını verebilmek. Başka bir deyişle, nesnelere anlam kazandırmaya devam etmek. Bunu kendi mütevazı ölçeğimde gerçekleştirmek istiyorum.

Tansu Sarıtaylı: Peki, şimdi Fransa’da yaşayan ve sizin mesleğinizde, yani tasarım alanında çalışan bir tasarımcı olarak yabancı olmanın engeliyle karşılaştınız mı?

Koray Özgen: Şöyle diyebilirim: Tasarım çok evrensel bir olgu. Dolayısıyla onu evrensel bir biçimde ortaya koyabiliyorsanız insanlar kökeninizi çok fazla sorgulamıyorlar. Ancak yaptığınız işlerde, hatta bir röportajda bile bunun somut örnekleriyle karşılaşabilirsiniz. Benim çay tepsim de sizin röportajını yaptığınız tasarımdı. Siz, o çay tepsisiyle ilgili 2002’deki röportajınızda bu başarıyı, Türk okuyucuların gurur duyması gereken bir gelişme olarak anlatıyordunuz. Oysa bu tasarım The New York Times’ta da yayımlanmıştı. Amerikalılar konuya daha pragmatik bir açıdan yaklaşıyorlardı. Örneğin, çay tepsisinin teknede de kullanılabileceğini, bardaklardan su dökülmeden tepsinin sallanabileceğini ve ürünün işlevsel özelliklerini öne çıkarıyorlardı. Tasarımım Fransa’daki Libération gazetesinde de yer almıştı. Orada ise konuya farklı, daha kültürel bir açıdan yaklaşıyorlardı. Türk kökenli bir tasarımcının tasarladığı çay tepsisini, İstanbul’un dar sokaklarında çaycıların ustalıkla taşıdığı tepsilerden esinlenerek ortaya çıkmış bir tasarım olarak yorumluyorlardı; yani kökenimi olumlu bir biçimde ele alıyorlardı. Yani herkes sizin tasarımınızı ve kimliğinizi farklı bir açıdan değerlendiriyor. Dolayısıyla bu, benim için de sürekli değişen ve farklı biçimlerde yorumlanabilen bir olgu. Zorluk ya da kolaylık meselesi, her meslekte karşılaşılabilecek ve insan doğasında bulunan bir durum. Birinin size zorluk çıkarması ya da kökeniniz nedeniyle hakkınızda bir yorum yapması… Bunlar hayatın akışı içinde herkesin karşısına çıkabilecek şeyler. Böyle durumları her zaman birinci dereceden ele almamak, bazen de fazla ciddiye almamak gerekiyor. Siz yaptıklarınızdan ve söylediklerinizden dolayı kendi hayatınızdan sorumlusunuz. Karşınızdaki kişilerin de yaptıkları yorumlarla kendi hayatlarından sorumlu olduklarını düşünüyorum.

Tansu Sarıtaylı: Koray Bey, bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Sormam gereken soruları sorduğumu düşünüyorum. Acaba benim sormayı unuttuğum veya sizin vermek istediğiniz başka bir mesaj varsa buyurun, sizi dinliyorum.

Koray Özgen: Yaklaşık 25 yıl sonra sizinle yeniden böyle bir ortamda karşı karşıya olmak benim için de çok mutlu bir andı. Teşekkür ederim.

Kategori

Yorumunuzu Ekleyin

E-mail adresiniz yayınlanmayacak.